19 -

1955 -1956 Galeri Neşet Günal

    Antik heykeller. klasik tablolardan kopyalar
  • Büyük Boy Çalışmalar 70x100 Cm
  • Küçük Boy Çalışmalar 35x50 cm

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

 

 

 

 

1956 Yılı başı
Foto Güngör Denizaşan

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

20 -

Galeri - Hazırlık Sınıfı ve sonrası

 

İlk yıl hoca ve atölye seçme olanağı yoktu. Ancak ilk yıldan sonra seçim hakkı kazanılıyordu, böylece G. Ener – atanmış olarak – hazırlık sınıfı : Galeriye başlamıştı. Hocaları Paris’ten yeni dönmüş olan ve Leger’in öğrencisi olup onun havasında resimler yapan Neşet Günal’dı. Antik mermer büstlerin, sonra torsoların 100x70 cm boyutunda resim kağıtlarına görüntülerini geçirerek aylar geride bırakıldı. Bir de klasiklerden kara kalem kopyaları üreterek. G. Ener kara kalemi hiç sevmedi. Bütün bu çizimleri sert bir kurşun kalemle yaptı neredeyse saydam görüntüler oluşturarak.

Neşet Bey G. Ener’in az çalışmasından şikayetçiydi. Bir kaç kez uyardı. Değişen bir şey olmadı. Şubat sınavı yaklaştıkça durum vahim bir noktaya, yani belli bir sayıda – galiba yirmiydi – ve 70x100 boyutlarında resim bitirilmesi zorunluluğuna yaklaşıyordu. G. Ener 8-10 büyük bir o kadar orta ve küçük resimle sınava katıldı.

Bütün öğrenciler en altta en büyükler olmak üzere tüm resimlerini şovalelerinin üstüne istiflediler. Şovaleleri de tek sıra olarak duvarlar boyunca dizdiler. Sonra koridorda beklemeye koyuldular.

Ve jüri geldi; kapıdan girip sol ya da sağ taraftan başlamak yerine kapının tam karşısındaki şovaleye doğru yürüdüler. Tam karşıda G. Ener’in ikide bir dağılıp yerlere serilen, 15 liralık derme-çatma şovalesi vardı.

Jüri atölyeyi terk ettikten sonra koridorda bekleyen tüm öğrenciler içeri koştu. Neşet Bey , yüzündeki şaşkınlık ifadesini silemeden, G. Ener’in yanına geldi. Pek de iştahla çalışmayan öğrencisine diskur geçme niyetiyle “Bakın, resminizin bir farklılığı, effesi var, jüriyi de cezbeden ve eksik sayıları bağışlatan. Ama siz kendinizi önemsemiyorsunuz, görüyorum. Lütfen daha çok çalışın ve işinizi de ciddiye alın. “dedi. G. Ener elinden geldiği kadar çalıştı.

Boş çene çalmayı sevmediği için çoğu öğrenci gibi 50 kuruşa Kızılay yemeği yediği kantine öğle saatleri dışında uğramayıp koridorlardaki ya da bahçedeki banklara oturup kitap okuyarak, sıcak atölyenin penceresi içine çöreklenip bahçedeki ağaçları seyrederek, galerinin kapısı kilitlenince kütüphaneye kapağı atarak ve büyük ustaların işlerini kocaman kitaplarda inceleyerek.

Sonra akademinin tam karşısındaki bütün odaları öğrencilere kiralanmış, sahipleri en üst kata sığınmış ahşap evin ilk katındaki küçük, tek odaya, yani kendi odasına gidip geceye katlanmaya hazırlanarak. Haftada bir kez ve karne ile verilen 2,5 litre gazı alabilmek için kuyrukta bekleyerek.

Ufak, “Aladdin” marka gaz sobası gün ve gece boyu yakılırsa 5 litre gaz tüketiyordu. Yani 2,5 litre gazı geceleri bir saat, pazar günleri birkaç saat yakarak idare etmeye çalışıyordu. Ve donuyordu elbette incecik tüy gibi yapısı, bu yel üfürdü su götürdü odada. Yatağa eski-kalın paltosu, ayağında yün çoraplar, başında yün bir bere ile girip ders çalışıyordu. Hayır, ödün vermeyecek ve yolunda yürüyecekti, inatla.

1955 yazına kadar ressam olmayı düşünmemişti. Üç yaşından beri resim yapıyordu sürekli. Ama aynı evde resim yapan babası ve iki ablası – ki hepsi yaşça ondan çok büyüktüler ve resim eğitimi almışlardı – ile kendini bilinçaltında kıyaslayınca kendi yeteneğine tam not veremiyordu elbette. Onların çocukluklarında nasıl çizdiklerini düşünmek de aklının ucundan geçmiyordu. Ya da kendi yaptıklarıyla yaşıtlarınınkini kıyaslamak. Hangi dalda, konuda kendini yaşıtlarıyla kıyaslıyordu ki zaten. O bir çirkin ördek yavrusu, bir yaratıktı, beş yaşında okuma –yazma öğrenip hemen ardından kitap okumaya başlamış, ilkokula başladığında canı sıkıntıdan patlamış bir çocuk. Yaz tatillerinde, ya da sıtmanın sık sık onu yatağa bağladığı haftalarda yetişkinler için yazılmış kitapları aralıksız okuyan, ortaokulda Rus ve Fransız klasiklerine kafayı takan, C.Dickens ve Shakespeare hakkında ödev hazırlayıp, öğretmeni şaşkınlığa gark eden çocuk kendini nasıl yaşıtlarıyla kıyaslayabilirdi?

Evdeki var olmayan yarışta en sonda olduğu bilinçaltına yazılıyordu. Onlarla yarışmayacağı alanlara kayıyordu farkında olmadan. Nasıl olsa çeşitli alanda yeteneği vardı.

1955’de onun çizip boyadıklarını etkileyici bulan ve hepsi üniversite öğrencisi olan arkadaşlarının yüreklendirmesi sonucu – aralarında Selçuk Baran, Müzeyyen Engin de vardı – Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmeye karar verdi. Bu kararı yaz sonunda ailesine bildirdi. Annesi "Hayır", dedi, tek başına bir genç kız İstanbul’da yaşayamaz. İzin vermeyiz. İnat edip gidersen de desteklemeyiz.” Rest çekilmişti. Asla geri dönülmeyecekti. İki taraf da ödün vermeyecekti.

O yıllarda G. Sanatlar Akademisi öğrencilerine devlet bursu yoktu. Yapılacak tek şey özel burs bulmaktı. Sordu, soruşturdu, Vehbi Koç’dan başka bir kaynak bulamadı. Ankara’daki büroya telefon etti, kendine elbette ulaşamadı, yardımcısıyla görüştü. Hayır, kız öğrencilere burs verilmiyordu. - Besbelli, annesi kadar evhamlıydılar – Ankara, Maltepe’de erkek öğrenciler için bir yurtları da vardı. Peki kız öğrenciler için hiç mi çözüm yoktu? Soruyu yönelttiği kişi, durakladı, düşündü, sonra “Sami Bey olabilir” dedi, Almanya’da okumuş bir mühendis bey, çok anlayışlı ve modern bir insandır. Vehbi Bey’in ortaklarından. Numarasını vereyim, arayın, belki bir çözüm bulabilir.”

Verilen numarayı hemen aradı. Karşısındaki beyefendi yumuşak bir sesle “Sizinle karşılıklı görüşmeliyiz.” dedi. “Elbette, nasıl isterseniz.” “Öyleyse yarın sabah Hacettepe hastanesinin şantiyesine gelin, saat 6,30’da, adımı söyleyin, sizi yanıma getirirler."

Ertesi sabahın köründe şantiyeye gitti. Sami Bey onu görür görmez annesi kadar telaşlandı galiba. Sorular sordu, karşılıkları dikkatle dinledi. Endişesi yüzünde net görülebiliyordu. Ne diyeceğini de kestiremiyordu. Sonunda “Tek başıma karar veremem, Yönetim Kurulu'yla görüşeyim. Ne karar alınırsa size iletirim, yarın aynı saatte gelirseniz.” dedi.

Ertesi sabah kargaları selamlayarak şantiyeye gitti. Sami bey daha sakin görünüyordu. Belli ki çözüm bulmuştu. Öyle bir şey söyleyecekti ki karşısındaki reddedip , çekip gidecekti. “Kurulla görüştüm, ayda ancak 75 lira ödeme yapılması mümkün, vardığımız karar bu.” Derin bir soluk aldı, çok şükür söylemiş, kesip atmıştı. Reddetmek değil, vazgeçirmek iyi bir yöntemdir, genellikle.


G.Ener sakin, kararlı bir sesle “İlk aylığı alabilir miyim?” diye sordu ve sürdürdü; “Giriş sınavları yakında başlayacak. Hemen İstanbul’a gitmeliyim.” Sami Bey afalladı ve ilk kez ses tonunu yükseltti; “Ama bu para ile yaşanamaz!”

“Ben yaşarım, göreceksiniz.” Sessizlik. Sonra Sami Bey “Peki, dedi, koridorun sonundaki oda muhasebedir. Lütfen oraya gidip alın.”

İki gün sonra yola çıktı. Elinde valizi , teyzesinin Teşvikiye’de yaşayan oğlu ve gelininin evine indi.

G.S. Akademisi’nin o zamanlar tek binası vardı. Fındıklı’daki tarihi bina. Yer kıtlığı nedeniyle her bölüme alınacak öğrenci sayısı 25 ile sınırlıydı. Sınav günü bina ve bahçesi kalabalıktı. İlk gün çizim, ertesi gün sözlü sınav. Birkaç gün sonra sınav sonucu listeleri asıldı. Evet adı 25 kişinin içindeydi.

Birkaç ay Teşvikiye’deki evde kaldı, uygun bir yer aradı, yürüyerek okuluna gidebileceği, ucuz bir yer. Bulamadı. Ancak aylar sonra Akademi’nin tam karşısındaki ahşap evin giriş katındaki tek oda boşaldı. Körün istediği bir göz hesabı. Ankara’dan getirttiği birkaç parça eşyayla o odaya yerleşti. Şubattan sonra, çok sevdiği sınıf arkadaşı, kendinden bir-iki yaş küçük Merih kaldığı yurttan torpilli birine yer açmak üzere çıkarılınca odasına buyur etti. Gidip bir somya, yatak – yorgan v.b alıp odaya yerleştirdiler, sorunu hemen çözdüler. Karşılıklı iki duvara paralel ve ayakuçları iki küçük pencereye doğru konulabilen iki karyolanın arasına G.Ener’in 60x60 cm.lik üstü olan, iki katlı hasır masasını yerleştirdiler. Masanın iki yanındaki yataklarına oturup derslerini burun buruna çalışıyor, sabahları reçel ekmekten oluşan kahvaltılarını da bu masada yapıyorlardı, ayaklarını masanın ilk katına sokarak . Pazar günleri de makarna pişiriyorlardı.

Masayla Ankara’dan gelen hasır koltuk konuklar içindi. Bir de küçük komodin, ders kitaplarını koydukları.  Merih’in başucuna yakın köşeye, üstünde minik kelebeklerin uçuştuğu bir basmadan yaptıkları paravanı gardrob olarak kullanıyorlardı.

İki yıl bu odada yaşadılar. Çok çalıştılar, çok güldüler, çok üşüdüler, çok aç kaldılar, sınavlarda çok iyi notlar aldılar. G.Ener’in tüm notları 9-10'du. Şubat ve yaz tatillerinde baba evine gittiler. G.Ener Merih’i “kızım” diye çağırıyordu ve Merih o miki gibi havasıyla onu çok eğlendiriyordu. Odaları cadde üstünde olduğu için, önünden geçen dostları camı tıklatıp uğruyor, çene yapıp bolca gülüp ayrılıyorlardı.

İkinci yıl tanınmış sanatçılar da uğrar olmuştu.

Güner Ener

Güner EnerBazan, tek koltuk hemen kapıldığından, minderlerde oturup, yayılıp gitme süresini uzatmaya çalışanları G. Ener’in nişanlısı hemen uyarıyordu: ‘Haydi arkadaşlar, toparlanın. Bu iki hatun yarın okula gidecek.”

O yıllarda, heykel ve doğu – süsleme bölümleri dışında, bütün bölümlerin öğrencileri zorunlu perspektif dersine giriyorlardı. Her hafta sonunda, hafta içi işlenmiş olan konunun uygulaması olarak bir ev-ödevi veriliyordu. İkinci dönem sonunda, perspektif hocası Nazmi Bey tüm öğrencilerin yıl boyunca ürettikleri ödevlerin bir yarışma niteliğinde değerlendirilmeyle ödüllendirileceğini açıkladı. Jüri mimarlık bölümü hocalarından oluşacaktı.

G. Ener’inkiler dışında tüm öğrencilerin ödevleri çini mürekkebi ile çizilmişlerdi. G .Ener’inkiler yine sert bir kurşun kalemle üretilmişti. Kurşun kalem tonlama olanağı veriyor, örneğin bir masanın kontür çizgileriyle, masadan firar noktalarına ulaşan çizgiler farklı tonda olabiliyordu. Çini mürekkebiyle uygulama ancak incelik-kalınlıkla sınırlıydı.

Yarışma sonunda G. Ener’in çizimleri birinci oldu. Bölümün arşivinde saklanarak kuşaklar boyu, yeni gelen öğrencilere örnek olarak gösterildi. Ta ki o kağıtlar yıpranıp, sararıp, kurşun kalem çizgileri yer yer görünmez oluncaya dek. 1970’lerdeki ikinci öğrenciliği sırasında özenle ürettiği Basic-Design: Çizgisel Resim Ödevleri de aynı yazgıyı izledi. Dağılıp dökülene kadar genç kuşaklara örnek olarak gösterildi.

G. Ener bu ödülün ona kazandırdığı parayı – 150 lira - aldığında piyango çıkmış gibi sevindi. Bu miktar tam iki aylık bursunun tutarıydı.

Bursuna gelince; Sami Bey ilk yıl, I. dönemden sonra Akademi yönetiminden, yazılı olarak, G. Ener’in durumunu sormuş, idare memuru Fahriye ablanın istihbaratına dayanarak öğrenildiğine göre, çok olumlu bir karşılık alınca içi rahatlamış ve G. Ener’e övgü dolu ve “sizinle iftihar ediyorum.” diyerek bitirdiği bir mektup göndermişti. İkinci yıl burs 125, üçüncü yıl 150 lira olmuştu. Yaşasın Sami Yazıcıoğlu bin yıl yaşasın!

İkinci yılın sonunda yine Akademi’ye çok yakın bir eve taşındılar.

G.Ener birinci yılın sonunda nişanlanmıştı, devamsızlıktan kaydı silinen bir sınıf arkadaşıyla. Geçen yıl da aynı nedenle sınıfta kalmış ve bu yıl ilk sömestri içeren son hakkını da kullanmıştı. Başka bölümde okuyan, ortak derslere de düzenli girmediği için seyrek rastladığı, koridorlarda rastlayıp ayaküstü konuştuğu biriydi. Çok zeki ve çok sevimli, farklı biri.

’55 yazında bir haftalığına İstanbul’a geldiğinde tanışmışlardı, bir yakınıyla katıldığı bir davette, yazar Fikret Adil’in evindeki bir akşam yemeğinde. Saat 23'e doğru, o saate kadar yayınevinde çalışmış, ünlü bir mizah dergisinin yazar-çizerleri çıkagelmişti, kahkahaları yanlarında taşıyarak. Aralarında o da vardı, en gençleriydi, çocuksu yüzlü, ince-uzun biri. Kabadayı tavırlı.

Aylarca sonra Akademi’de karşılaştıklarında ikisi de şaşırmışlardı. Akademi’yi bitirmek üzere olan çok eski bir arkadaşından öğrendiğine göre kendini ve ailesini ayakta tutabilmek için gece-gündüz çalışıyordu: bir gazetede sürekli başlık – o zamanlar başlıklar elle yazılırdı – ve vinyet ressamı olarak çalışıyor, ayrıca G.Ener'in de okuduğu bir mizah dergisinde karikatür ve kendi yarattığı Hayk Mammer tipinin serüvenlerini çiziyordu.

Kaydı silindikten sonra ortadan kaybolmuştu.

Nisan ayının ortasında bir gün, G. Ener perspektif dersindeyken kahramanımız çıkageldi. Kapıyı tıklatıp içeri girdi, Nazmi beye bir selam verip en ön sırada oturmakta olan G.Ener’in yanına ilişti. Nazmi bey eski öğrencisine gülümsedi, bir yandan yürüyüp bir yandan ders anlatmayı sürdürdü.

Konuk G.Ener’e doğru eğilip alçak sesle konuşmaya başladı: "Dün gece sizi rüyamda gördüm" G.Ener gözlerini hocadan ayırmadan ve gülümsemesini tutarak "Hayırdır inşallah" dedi. Hoca tahtaya bir şeyler çizmeye başlamıştı.

Konuk sürdürdü: “Sırça bir vazoymuşsunuz. Binbir renkli. Nasıl oldu hatırlamıyorum, yere düşüp kırıldınız, sayısız minik, ışıltılı parçaya ayrıldınız. Bakakalmıştım, çaresizdim, hiçbir şey yapamıyordum. Bunaltıyla uyandım. Bir sigara yaktım ve düşünmeye başladım. Bir iki saat sonra tekrar yattım ve yine siz. Tanrım!”

Nazmi bey önlerinden her geçişinde bazı sözcükleri duyabiliyordu, besbelli. Yüzünde merak ifadesi yavaş yavaş beliriyordu. Büyük bir olasılıkla arka sıradaki öğrenciler de duyabiliyordu. Ders amfide değil, küçük bir sınıftaydı daima. Hoca öğrencileri gruplara bölmüştü, daha yakın iletişim kurmak için. Bir grup çıkıyor, öbürü giriyordu.

G.Ener dönüp yanındakinin yüzüne baktı, hayır şaka yapmıyordu, çok ciddiydi. Sürdürdü: “ Bu kez sizi idam sehpasına götürüyorlardı. Siyahlar giymiştiniz, elleriniz arkanızda bağlanmıştı. Çok vakur ve sakin yürüyordunuz. Çırpınıyordum ama hiçbir şey yapamıyordum. Ve sizi astılar, yüzünüzde hala aynı mağrur ifade vardı. Haykırarak uyandım. Sabaha kadar üst üste sigara içtim. Kafamda bir şey gittikçe netleşiyordu: size bir şey olursa ben yaşayamam, evet yaşayamam.”

Ders durmuştu. Sınıfta tıs yoktu. Nazmi bey az ötelerinde durakalmıştı. G. Ener yutkunamıyordu. Konuk, alçaltmaya gerek duymadığı bir sesle, “Benimle evlenir misiniz? dedi.
G.Ener ayağa kalktı, hocadan özür diledi ve “izninizle" diyerek kapıya yürüdü, konuğu onu izledi.

Uzun koridorlar boyunca sessizce yürüdüler, okul kapısından çıktılar, bahçeyi geçip büyük dış kapıya vardılar. Sessizlik sürüyordu. G.Ener sonunda konuştu, konuğunun gözlerine bakarak sakin, kararlı bir sesle “Evet, sizinle evlenirim” dedi.

Konuk o çevik yapısıyla havaya sıçradı, çığlık attı, “Yarın bu saatte gelip sizi alacağım” dedi ve gitti.

Ertesi gün elele Kapalıçarşı'ya gidip iki yüzük aldılar, birbirlerinin parmaklarına taktılar ve yıllarca sürecek bir flörtü başlattılar.

Haber Akademi'de bomba gibi patladı ve şok etkisi yaptı. G. Ener’i çocukluğundan beri tanıyan ve ablasının sınıf arkadaşlarından olan Batı Süsleme Bölümü hocaları onu endişeyle uyardılar: “Elbette çok yetenekli, zeki, sevimli biri ama zor bir yaşam seni bekliyor, bunu unutma ve kendi geleceğini riske etme.“

Edebiyat öğretmeni Orhan Şaik Gökyay sinirli, kızgın bir tavırla “Geleceğini yok etmeye mi çalışıyorsun?” diye çıkıştı. Son yılı yarı-küs tamamladılar ama yine de sınavda 10 verdi Orhan bey.
-Beden eğitimi, askerlik dahil, fen dersleri hariç, lise derslerinin çoğunu da içeren Akademi eğitimi, ünlü yazarların öğrencisi olma olanağını da veriyordu. Örneğin edebiyat hocası Orhan Şaik Gökyay, estetik hocası Ahmet Kutsi Tecer’di.

Güner Ener Güner Ener

      Yazınızı tekrar okudum, fırçanızı bilmiyorum, fakat kaleminiz uzun tecrübeler yolunu arkada bırakmış kadar işlek geldi bana. Yoksa anlattıklarınız içimizde, çoktan beri orada asılı imiş hissini veren bir tablo haline gelemezdi. Ben yazınıza karşı duyduğum bu takdir hissi yanında asıl bir genç öğrencinin gayesi için hepimizin gözlerinden uzak, acı bir hayat safhasını tek başına yaşamakta olduğunu öğrendim.

Sizin kaleminiz, matbuatta gördüğümüz niceleri ile mukayese edilince, ekmeğini kazanabilecek değerde göründü bana.. Hiç tecrübe ettiniz mi bilmiyorum, fakat tecrübe etmeye değer. Ama matbuat bizde çekingenlerin değil, girginlerin, yılmazların sahasıdır. Size daha çok yazmak, sözü uzatmaktansa, bu mevzuda sizinle konuşmayı isterim. Benim gazetelerden tanıdığım hemen hiç yoksa da, her meslek sahibi gibi sizin de bu kaleminizin mahsulü olan metaı bir defa alıcılarına arzetmenin gerektiğini düşünürüm. Siz ne dersiniz?

Sizi ve anlattığınız bu bir parçacık hayatınızı tanıdıktan sonra, sizi yalnız tebrik etmekle kalmak istemediğimi söylemek istiyorum.

ORHAN ŞAİK GÖKYAY


G.Ener'in bir yazı kompozisyonunun altına ve arkasına Orhan Şaik Gökyay'ın yaptığı değerlendirme



Sınıf arkadaşları doğru dürüst kutlayamadılar. Hepsi şoktaydı.

Merih çok sevindi. Çığlıklar attı, “Çok şeker bir eniştem oldu, ne güzel” dedi.

Enişte her akşam, hangi saatte işi biterse Merih’le Güner’in paylaştığı nohut odada soluğu alıyor, onları kahkahalara boğuyordu. Bazen üçü dışarıda bir şeyler yiyor ya da sinemaya gidiyorlardı. Enişte gecenin geç saatinde anneannesinin Üsküdar’daki evine doğru yola koyuluyordu. İkinci yılın ortasında yeni bir eve geçtiler, o yıl sonunda da evlendiler. Merih bir yurda taşınmıştı.

Yaşam koşulları pek de değişmemişti evlenene dek. Yine Alaaddin sobası yürürlükteydi. Çok şükür gaz bollaşmıştı. Oda sayısı artmış ve artık yer olduğu için G .Ener Ankara’da bıraktığı kitaplarına kavuşmuştu. Boş olan iki odadan birine yığılacak ve bir yıl sonra bir kitaplığa kavuşacaklardı, sobaya da. Bu sayısı bin civarındaki kitap evdeki ikinci kişi için bir hazine demekti ve yeni bir insan yaratılmasında ilk büyük adım olacaktı.

 

Güner Ener

Son yıl, bitirme sınavlarının başlamasından az önce, G.Ener’in babası öldü, beklenmedik bir biçimde. G.Ener bir zamanlar kayar gibi geçtiği Akademi koridorlarında elleriyle duvarlara tutunarak yürüyordu sınav salonuna kadar. Bütün sınavlarda aldığı notlar 9-10’du yine. Resim konkurunda ise bir-iki uyduruk tual ve bir sürü desen ve de araştırmayla boy gösterdi. Zorunlu desen sınavında çıplak modelden bir iki gün içinde yine kurşun kalem 70x100 cm bir desen çizdi, gerçekçi bir anlatımla. İşini herkesten önce bitirmişti.

Bir ara gözüne koca salonun bir köşesinde zırıl zırıl ağlayan bir genç kız ilişti. Başka atölyenin öğrencisi, adı Gülsen olan, arada bir merhabalaştığı biri. Yanına endişeyle yaklaştı ve sorunu öğrendi: günlerdir uğraşmış ve deseni çizememişti, birkaç saat kalmıştı desenlerin teslimine ve çaresizdi.

G.Ener salonun başka bir köşesinden, başka bir açıdan çizdiği bu çıplak gövdeyi iyi tanıyordu. Füzeni hemen eline alıp bir hayli kirletilmiş kağıdın üzerine deseni oturttu, sonra bezle temizleyip karakalemle işe koyuldu. Süre dolduğunda resim tamamlanmıştı. Ağlayan genç kız gözleri şaşkınlıktan açılmış, bütün gelişimi izlemişti. Bittiğinde sevinçten uçuyordu. Konkur sona erdi. Notlar açıklandı bir iki gün sonra. G . Ener 8, Gülsen 10 almıştı.

Mezun olacak öğrencilerin tüm çalışmalarının değerlendirildiği sınavda G.Ener’in tual çalışmalarının sayısı, olması gereken sayının çok altındaydı. B.Rahmi Eyüboğlu çok sevdiği ve kızdığı bu öğrencisini ressam hem de çok iyi bir ressam olacağına yıllardır inandıramadığını, öğretmen olacağım diye tutturduğunu ve tualle arası iyi olmasa da öbür işlerinden anlaşılacağı gibi, özgün ve usta bir düzeyi olduğunu anlattı. Jüri üyeleri yönetmeliğe aykırı olarak eksik sayıda resimle girdiği sınavda 8 vererek, yani bir tür cezalandırmayla mezun ettiler G. Ener’i. Aynı zamanda destekleyerek.