48 -

1981-1986 Dönemi Ankara


Güner Ener Güner Ener
Aralık 1980’de Ankara’ya taşındı, ailesine ve güvendiği hastaneye yakın olabilmek için. Sakatlanmış boynuyla eşyalarını toparlamayı başarması olanağı yoktu. Muhsin Kut, Semra Kut ve küçük oğulları kolları sıvadılar, gece gündüz çalışıp onca şeyi toparladılar, paketlediler. Kendileri de ikinci kez Avustralya'ya gitmek üzereydiler. Gündüzleri G.Ener'in evinde , geceleri kendi evlerinde aralıksız paketleyip durdular. Sağolsunlar. G.Ener'in Ankara'ya yola çıkmasından bir hafta sonra da onlar Sydney'in yolunu tuttular. Yolları açık olsun dedi Güner Ener, ilk öğrencisi olan Muhsin'e ve onun ailesine.

Güner EnerMuhsin Kut'un Avustralya'ya doğru yola çıkmadan önce açtığı son sergisinin ilk gününde G.Ener'e imzaladığı sergi broşürünun kapağı. Ve G.Ener ve Kut ailesi bir hafta arayla İstanbul'u terkettiler aralık ayı sonunda.

1981 sonunda resim çalışmalarına yeniden başladı. 75x75 cm boyutunda bir tuale, 70’li yıllardan beri aklında takılı kalmış bir konuyu, çok titiz bir ön çalışmadan sonra, çizdi ve bıraktı. –Sağ elini hala tam olarak kullanamıyordu- Sonraki aylarda, yıllarda nice resim yaptı, yarım kalmışları tamamlamadı. Belki de o resmin havasının dışındaydı artık. Kim bilir? Bu çok detaylı resmi bir gün bitireceğine inanmakta. Resmin adı: Hedef
1979 yılında 8-10 tane kapağı Günay Akarsu tarafından kartpostal olarak bastırıldı ve satışa çıktı.

1981'de Ankara'ya gittikten kısa süre sonra sıkıyönetimce kartları nedeniyle arandığını öğrendi. Aylarca arayanlar ulaşamadılar, ama gerilimde yaşamak hoş değildi, aziz dostu Sn. Halit Çelenk'in önerisi ile kendisi savcılığa sonunda başvurdu. Uzun yıllardır kitap kapağı olarak ortalıkta dolaşmış, satılmış, nice eve girmiş bu resimlerin ansızın kanun dışı sayılmasındaki saçmalığı iz'anlı savcı bey de anlamış olmalı ki dosyayı kapattı.

Güner EnerSuna Ener Solakoğlu'nun 1981'deki ikinci sergisinin açılışı. Yugoslav Büyükelçisi Ramadan Vranigi G.Ener'in çocukluk portresini satın almak istemiş satılmadığını öğrenince 'Hiç olmazsa iki Güner arasında bir fotoğrafım olsun" demişdi.

.Güner EnerBüyükelçi Ramadan Vranigi'nin veda kokteylinde Güner Ener, resimde sol başta Meksika Kültür Ateşesi soldan ikinci Meksika Büyükelçisinin eşi en sağdaki ise Yugoslavya Basın Ateşesidir. - 1982

Güner EnerEndonezya Büyükelçiliği kapsamlı bir kültür dizisini oluşturmuş, önce Ankara Opera Binası'nda geleneksel danslarını büyük, görkemli bir ekiple gerçekleştirmiş, operanın fuayesinde geleneksel batik sanatından bir seçkiyi de sergilemiştir. Bu gösteriye gelip ilgi duyan Ankara'lı Türk ressamları daha sonra Elçilik Rezidansı'nda ağırlamıştır, Endonezya Sanat Akademisi'nin Rektörü ressam, batik sanatçısı ve koreograf Bagong Kusudranjo ile tanıştırmak üzere. Tam karşıda, koltukta oturan gözlüklü kişi sözkonusu sanatçıdır. Diğerleri de Türk ressamları. Ayakta duran kişi çevirmen ki bu işin altından kalkamadığı için görevi Güner Ener üstlenmiştir.

Güner Ener

 

 

 

 

 

Bagong ve Güner Ener'in sağ tarafında kahverengi paltolu hanım Prof.Ülker Muncuk

Güner EnerTürk ressamların toplu resim çektirme isteği üzerine herkes ayaklanmış, karede yerini almıştır. Yer bulamayan Güner Ener'e Endonezya'lı büyük sanatçı "Lütfen gelin önüme oturun" demiştir. Oturunca da gördüğünüz sahne oluşmuştur. Herkesi gülümseterek.

 

Güner EnerSon resimde Bagong Kusudranjo kendi yapıtı bir batiği gösterirken.Saatler süren bu toplantıda yenilmiş, içilmiş bol gülünmüştür.

 

Bir ara portre ressamlığını da çok sevdiğini söyleyen Bagong, Türk ressamı Yaşar Çallı'ya ansızın bir yarışmaya girmek dürtüsünü vermiştir. Yaşar "Var mısınız? Bir saat içinde bir portreyi bitirmek için benimle yarışmaya" demiştir. Bagong günlerdir çok yorulduğunu söylemiş, bu işi genç asistanı Trasvin Jittidejaraks'a bırakmıştır. Kısaca Wawang diye çağrılan sevimli yetenekli genç asistan ve Yaşar Çallı herkesin ilgiyle izleyen gözlerinin kontrolünde yarışmayı başlatmışlardır. Model Yaşar Çallı'nın eşidir. - Resmin sağ alt köşesinde sarı elbiseli hanım - Sonuç: ikisi de çok başarılıydılar ve berabere kaldılar, resimleri değiştokuş ettiler anı olarak.

 

Güner Ener

Elli yaşına bastığı gün, kedisi Bıcırık'la.

Sabah Yıldızları ve Serviler (1982) - Mete Böke

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
50x40 cm Tual, yağlı boya

Sonbaharda, Bozkırda Ağaçlar (1982) - Yılmaz Günaçar

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
80x60 cm Tual, yağlı boya

Küpe Çiçeği ve Sarman (Siyamlı) (Pencere Kenarı)  (1982) - Bilinmiyor

Ancak siyah beyaz çekimi mevcut


Güner Ener

Güneşe Yükselen Kırat (1982) - Hulusi Genelioğlu

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
60x45 cm.  Tual, yağlı boya

Anemonlar - I - (1982) - 1993 Yılında armağan edildi

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
38x45 cm. Tual, yağlı boya

Gündöndü ve Yörük Kızı (1982) - Erol Altay Kolleksiyonu 


Güner Ener

   Eskiz

Anemonlar - II - (1983) - Dündar Altay Kolleksiyonu

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
38x45 cm. Tual, yağlı boya

Anemonlar - III - (1983) -  Şamil Bey Kolleksiyonu

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
38x45 cm. Tual, yağlı boya

Güner Ener

Anemonlar - IV - (1984)  - Sanatçı Kolleksiyonu - Bitirilmemiş

Soğuk Güneş Yalnız Ağaç (1983) - Şamil Bey Kolleksiyonu


Eskiz

Orijinali 50x50 cm Yağlıboya, Tual

Ormanın Gizi (1983) Halil Çevikoğlu Kolleksiyonu

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
70x100 cm Tual, yağlı boya

Pıtırcık Beni Gözlüyor (1983) - Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

Sarılıktan yatarken çizilen eskiz - tükenmez kalemle

Güner Ener

Ve detayı -1980

Mavi Çiçek Kedicik (1983-84) - Sanatçı Kolleksiyonu - Unicef'de Kart 1988


Güner Ener

 

Güner Ener

Kopar Zincirlerini Küçük Kız - (1983) - Semih Bey Kolleksiyonu


Güner Ener

 

Güner Ener

Mimozalar ve Kelebekler (1983) - Tanju Akbay

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
40x45 cm.  Tual, yağlı boya

Çifte Kediler (1983) Bilinmiyor

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
60x45 cm. Tual, yağlı boya

Baharda Elma Ağaçları - 1985 - Bilinmiyor

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
70x100 Tual Yağlıboya

1974 - 1984 arası Sergiler

1974 kışındaki ilk sergisini - İstanbul - 1975 baharındaki Ankara sergisi izledi. 1975'de İstanbul'da kapak orijinalleri sergisini gerçekleştirdi. 1976-1979 arasında karma sergilere katıldı. - "1975 Yılında Türk Resmi", AKM - İstanbul, "Görsel Sanatlar Derneği, Mayıs Karma Sergisi, 1979, Taksim D.G.Sanatlar Galerisi, v.b. gibi. - 1979'da çağrılı olarak katıldığı BİB-Bratislava İllustrasyon Bienali'inde sekiz resmini sergiledi. 1983'de Ankara'da "Kapak Orijinalleri ve Küçük Boy Resimler" sergisini açtı. İstanbul'dan Ankara'ya sağlık sorunları nedeniyle göçtüğü hafta ilk kez resim satmıştı. Artık mimar olan eski bir öğrencisinin ısrarıyla başlayan satış, aynı öğrencinin 1975 yılında resim almaya niyetlenip alamamış kişilere haber iletmesi ile zincirleme bir olaya dönüşmüştü. 1983 yılı sergisinde de aynı durum sürdü, resimlerin çoğu satıldı.

49 -

1984 yılında İstanbul Tanak Sanat Galerisi'ndeki Sergi


Güner Ener1984 yılında İstanbul - Tanak Sanat Galerisi'nde bir sergi açtı, çoğunluğu yeni ve bazı eski resimlerle. Sergi sırasında bazı resimler satıldı, kalanlar da bir iş adamının bürosunda satışa sunuldu ve bitirildi. Serginin adı: “Ağıtlardan Yorulan”dı.
Pencere” kavramının ağırlıkta olduğu 1974 teki ilk sergisinin adı:
“Dünya bir penceredir
Her gelen baktı geçti” idi.
Ankara’da 1975’de aynı adla sergilenmişti aynı yapıtlar.

 

 


Güner EnerSolda Nur Akarsu - illüstratör, ortada uluslararası ressamlarımızdan Rüzin Gerçin ve Güner Ener.

Güner EnerSon sergisi üzerine Güner Ener'le Söyleşi

Faruk Şüyün

  • Sayın Güner Ener, önce klasik bir soru, resme ilginiz nasıl başladı?

Dünyaya gelişimle başladı diyebilirim. Çünkü babam ve ablalarım ressamdır. Çevremde olup bitenleri ayırdetmeye başladığımda bir şeyler çizip boyayan insanlar ilgimi çekti. Ve doğal olarak, üç yaşımdayken elime fırça ve boya aldım. İlk çizdiğim şeyler kocaman çiceklerdi. - Bu çiçek çizme tutkusu sürdü gitti. Hala da sürüyor.  - Sonra, askerlik gibi, çağım gelince Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdim, aile geleneğini izleyerek. Baba tarafından dedelerim de sanatçıymışlar. Oyma, kakma nakış gibi işler yapıp, sarayın nakkaşbaşlığına kadar yükselmişler.

Kısacası, resimle ilişkim ya da ilgim, biraz kalıtım, biraz gelenek-görenekle başlıyor.

Devlet Güzel sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nü iki kez bitirdim. Resimle gerçek ilişkim, kalıtım ya da göreneğin ötesine aşarak, ikinci kez öğrenciliğim sırasında başladı ve kendi kişiliğini buldu.

  • 1974 yılında açtığınız ilk kişisel resim serginizden bu güne resimlerinizde figürlerin azaldığı koyu renklerin yerlerini canlı renklere bıraktığı gözlemleniyor. Resminizin on yıllık gelişimi için ne dersiniz?

İlk kişisel sergim 1974 yılındaydı. 1970'de ve 12 Mart süresince yapılmış resimlerden oluşuyordu. O dönemi yansıtan belgesel nitelikli, gerilimli resimlerdi. 1971'den bu yana, aralıksız dozu azalarak ya da çoğalarak bir gerilimi yaşadık, karabasan gibi bir ortamda. Bezerek, sinirlerimiz yorularak, umutlarımız aşınarak. 1974 sergimdeki resimleri ürettiğim sıralarda da, bilinçaltımda hep çiçek ve hayvan resimleri yapma özlemini taşıyordum. Ve felek aman vermiyordu. 1972 - 1978 yılları arasında yaptığım kitap kapaklarında her fırsatta çicek ve hayvan çizdim, simge olarak kullandım bu sevgili figürleri. O yıllarda bir dergide yayınlanan konuşmamda "İnsansız resimlerde de insanı anlatmayı amaçladım. Doğayla, çevreyle, nesnelerle ilişkisinden yola çıkarak" diyordum. - 1974 sergisinde doğrudan insanı çizdiğim yalnızca sekiz tuval vardı. - "

Bu sergideki resimler aynı düşüncenin sürdürülmesidir önceleyin. Yani simgelerin kullanılması ve insanın insansız anlatılması. 1974'deki ve daha sonraki "Pencereler" dizimde olduğu gibi. Sayın Yalçın Küçük bir kedi portresine bakıp "Bu sizsiniz" demişti bir gün. Geçenlerde dostum Hüseyin Bilişik de "Bunlar kedi değil" gibilerden bir şey söyledi. Yani bir kedi portresi otoportreye dönüşebilir, ya da bir ağaç düpedüz yalnızlığımızı, ürpermişliğimizi anlatabilir ustasının elinde . O ustalıktan yoksunsam bu konuşmayı niye yapıyoruz?

İkincisi de sergimin adından da anlaşılacağı gibi - Ağıtlardan Yorulan - ağıtların acılı, yaslı, gerilimli havasını yıllarca yoğun bir biçimde yaşamanın, taşımanın getirdiği yorgunluk sonucu olarak, aydınlık, huzurlu, umutlu, sevinçli şeylere duyulan dayanılmaz özlemdir. Böylece doğa, çicekler ve hayvanlar ön plana çıkar içaçıcı bir atmosferi yaratmak üzere. Renkler diri, çarpıcı ve aydınlık tonlarda kullanılır.

Sergide yeralan "Düş Gibi" adlı tablo aslında bütün serginin özetidir. Bir gazete fotoğrafındaki zincirlere tutunmuş küçük kız, tabloda apayrı bir konumdadır. Uçsuz-bucaksız bir yeşillikte, kollarını açmış, özgür ve sevinçli koşar. Tablonın adı "Kopar Zincirlerini Küçük Kız" olabilirdi .

İşte böylesine özlemlerin ve gereksinmelerin anlatımıdır son sergimdeki yapıtlar.

Değişim ya da gelişimin bir yanı da kendi bulduğum bir doku türü ve malzemede gerçekleşmiştir. Her yıl sakıncalarından daha fazla arıtmaya, daha yalın kılmaya ve amaçladığım sonuca daha uygun biçime sokmaya çalıştım bu malzemeyi ve dokuyu.

  • Sizi kitap kapaklarındaki resimlerinizle de tanıyoruz. Bu çalışmaların resimlerinize ne gibi etkileri oldu?

Altı yıl süreyle yüz tanenin üstünde kitap kapağı çizdim, boyadım. Özde, anlatım biçiminde resmimden büyük bir ayrılık göstermiyordu bu kapaklar. Çoğu kişinin dediği gibi "küçük boy resimlerdi" . Grafik ya da illüstrasyon değil.

Üç yaşımdan beri resim yapıyorum oysa altı yıl kapak ürettim. Kapaklar resmimi değil, resmim kapaklarımı etkiledi aslında. Şunu da söylemek gerekir: kapak resmi yapmak, teknik yönden resmimi etkilemiş olabilir. Yıllarca küçük boylarda bir şeyler üretmek , ince fırçayla ve tuvali de neredeyse santimetre karelere bölerek çalışma alışkanlığını getirdi. Yani işimi zorlaştırdı.

  • Son resimlerinizde illüstratif öğeler ağır basıyor, düşünceleriniz?

Varlık'a hazırlayacağım bağımsız uzun bir yazının konusu olacak sorunuzdaki illüstratif kavramı. Somut dergisinde yayınlanan bir-iki yazımda da bu konuya değinmiştim.

  • Yurt dışına, davetli olarak ya da gezi maksadıyla sık sık çıktığınızı biliyorum. Bir sanatçı için ülkesi dışındaki sanat olaylarını yerinde izleyebilmek gerçekten önemli. Son olarak da geçen sene Çekoslavakya'ya davetli olarak gittiniz. Bize Balkan ve Doğu Avrupa  ülkelerinin resmi konusunda bir şeyler söylemek ister misiniz? Özellikle Balkan naivlerinin  (sanıyorum başarılı naivleri var) resimlerinden söz eder misiniz? Sizin resimlerinize etkisi oluyor mu?

Balkan ülkelerindeki büyük bir ustalık, içtenlik ve özgünlük taşıyan naiv resim ve Doğu Avrupa ülkelerindeki bilgi ve hünerin son çizgisine dek götürülmüş grafik, illüstrasyon ve özgün baskı yıllardır bende çoşkulu bir hayranlık ve sevgi uyandırmıştır. Söylediğiniz kadar sık değil bu ülkelere gidiş gelişlerim. Keşke öyle olsaydı. 1976, 1979, 1981, 1983, yıllarındadır yolculuklarım.

Ne var ki, 1974 yılında açılan sergimdeki resimlerde de grafik ve naiv öğeler dikkat çekiyordu.

İki dönem, anatomi ve perspektif dersi görmüş, perspektiften ödül almış biri istese de naiv olamaz. Eli doğruyu çizmeye koşullanmıştır. Zorlanırsa da, yapmacık ve özenti olur. Oysa naiv resmin ilk özelliği içtenlik taşıyor olmasıdır.

Ama naiv resme sevgisi ve kişiliğindeki eğilimler nedeniyle, bir yandan da klasik resmin sınırlarını zorlamak amacıyla naiv öğeleri kullanmaktan da kendini alıkoyamaz. Ya da çarpıcılığı sağlamak üzere grafik öğeleri kullanmaktan. Resmin bütünü naiv değildir. Grafik hiç değildir.

Yolculuklarda gördüğüm olağanüstü güzellikteki örnekler elbette beni etkilemiştir. Degas'dı galiba "Resim müzelerde öğrenilir" diyen.

Çevremdeki dünya ve içinde bir nokta olan ben sürekli değişmekteyiz. Bu değişime paralel öğrendiklerim , araştırmalarım elbette yansıyacak resimlerimde. Tersi dialektiğe aykırı olurdu.

Varlık Dergisi

Mart 1984

50 -

1979'da başlayan Prag-Bratislava-BİB ve Kuzey Ülkeleri Davetleri


Güner Ener1979'da başlayan Prag-Bratislava-BİB davetleri ve sanatçının her iki yılda bir sempozyuma katılımı sürüyordu. Beş kıtadan dostları vardı artık, sürekli yazıştığı, iki yılda bir kavuştuğu. Türkiye yine bir cenderenin içindeydi. Ve yabancı dostları endişeliydiler. İlk teklif Prag’dan geldi: Prag Güzel Sanatlar Akademi’sinde konuk öğretmenlik. Hiç olmazsa birkaç yıllığına. Sonra Finlandiya IBBY Örgütü tarafından davet edildi. Hem güzel, ilginç bir ülkeyi görecek hem oradaki çeşitli dallardaki sanatçılarla tanıştırılacaktı. 1984 - “Ağıtlardan Yorulan” sergisinin davetiyeleri beş kıtaya postalanmıştı. Telgraf ve kartlarla kutladılar. Finlandiya IBBY başkanı Tytti Pavolainen ise uçağa atlayıp gelmişti. Helsinki Radyosu'nda yayınlanmak üzere konuşmalar yaptı, fotoğraflar çekti G. Ener’le, Ruhi Su ile, sokaktaki insanlarla. Pera Palas’ta bir hafta kalıp gitti ve kısa süre sonra dönüp bir hafta daha kaldı. 1984 yazında  ise G. Ener tüm Finlandiya’yı dolaşmak üzere davetliydi.

Yazarıyla, çizeriyle, bestecisiyle tanıdığı ve sevdiği Finlandiya’yı görmek harika bir şey olmalıydı. Ve de öyle oldu. Düş gibi bir 5 hafta geçirdi.

Finlandiya’da, sürenin yarısını Tytty eşliğinde, yarısını da İngiltere’den Türkiye’ye döndüğü yıl (1966 sonu) tanıştığı ve o zamandan beri mektuplaştığı hukuk profesörü bir çiftin çok yenilerde tek kalan parçası ve öğretmen olan kızının eşliğinde geçirecekti. Tytty yoluyla bu yolculuk planlanmış ve bölüşülmüştü. Böylece, sanatçının orada kalması girişiminin ilk adımı atılmış olacaktı.

News image

Jean Sibellius'ün müze evinin arka bahçesindeki mezarı

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Helsinki'nin ortasında kayalara oyulmuş kilise

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Müze evler mahallesi (Size birşeyleri hatırlatmıyor mu?)

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Bitip tükenmek bilmeyen ormanlarda

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Kuopio şehri yakınında göl kıyısındaki Wehmersalmi köyü mezarlığı

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Uluslararası ünü olan, "Amerika'yı inşa eden adam" diye anılan Mimar Saarinen'nin müze evi

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Soldan sağa: İlk kadın rahip Leena Ropponen, Prof.Hilkka Koponen, Aino Mattero Ropponen ve öğretmen kızı, arkada Güner Ener ve At. Bu ortam, arkadaki at ve öndeki kişiler G.Ener'in "Kel Kız" adlı kitabındaki "At" öyküsünün kahramanlarıdır.

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Ünlü Ressam Aino Mattero Ropponen

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Leena Ropponen'in Orman evi

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Helsinki Akademisi Profesörü, ressam, halı desinatörü Oili Mekki'nin evinde

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Ve bunca yorgunluğa hak edilen tatil

Resmin orjinali için tıklayınız
News image

Turkku şehri civarında bir göl kıyısında bir haftalık dinlence ve yaban ördekleri ile dostluk

Resmin orjinali için tıklayınız

6.000 gölü ve uçsuz-bucaksız ormanları, şehirleri ve şehirleri kadar uygar köyleri, yalın yaşam biçimleri, sağlıklı insanları, müzeleri, kitaplıkları, otel görünümdeki hapishaneleri –ki çoğunlukla kışı geçirmek üzere, birkaç serserinin trafik kazası yapıp keyifle girip yaşadığı mekanlar olduğu anlatılmıştı - ve insanlarla iyice yüzgöz yaban hayvanlarıyla çok hoş bir ülkeydi. Laponya dışında –sivri sinekleri yüzünden - görmediği bölge kalmadı. Bir hafta boyunca bir gölün ortasındaki adacıkta inşa edilmiş tarihi bir kalede gerçekleştirilen uluslararası bir opera festivalini bile izledi, tarihi, minik, şipşirin bir otelde kalarak. Göllerin ortasındaki sanat galerilerini gezdi. Evet, her şey düş gibiydi. Ünlü yazarların, ressamlarının evlerine konuk oldu. Bir müzik aletleri müzesinin bahçesindeki benzersiz bir humour’la renklendirilmiş konserde kahkahalara boğuldu, yazar Elina Karialainen’in konuğu olarak izledi. Bu arada Helsinki radyosu G. Ener’le bir söyleşi yapıp yayınlamış, ayrıca çocuklar için yazdığı üç öyküsünü satın almıştı.

51 -

Danimarka'ya davet

Prag gördüğü bütün başkentlerin içinde en etkileyici olanıydı –o yıllardaki durumuyla- bir masal kentiydi. Eğitimli, rafine insanlarıyla daha da çekiciydi. Ama orada yaşamayı düşünmek farklı bir şeydi. Yaşam biçimine uyum sağlamak imkansızdı G. Ener için. Finlandiya bir doğa ve uygarlık anıtıydı. Ama orada da yaşamak yorgun sinirleri ve örselenmiş sağlığına uygun değildi.1986 başında Kopenhag’a davet edildi bir aylığına, IBBY başkanı tarafından. Ve gitti. Deniz Kızı’nı lapa lapa kar altında gördü. Farklı tür ağaçların bir arada oluşturduğu ormanları – sonbahardaki renk cümbüşünü daha sonra görecekti  – , ortalıkta mahallenin kedileri gibi özgürce dolaşan tilkileri, nüfusun yüzde altmışının yaşadığı villalardan oluşan mahalleleri - abartısız, görgülü - , müzeye dönüştürülmüş şatoları, restorana dönüştürülmüş yüzlerce yıl yaşamış yol-geçen hanlarını, yumuşak  tavırlı insanlarını – sağlıklı, bakımlı, tuzu kuru ve eğitimli - izledi. Ortada tek yoksul görünmüyordu. Kraliçe – ki ayrı ülkelerde iki güzel sanatlar akademisi mezunu, yarım düzine yabancı dil konuşmakta - korumasız dolaşıyor, arabasını kendi sürüyor, aklına estiği yerde sigarasını tüttürüyor, resim ve bale kostümü dizaynıyla uğraşıyordu. O sırada iktidarda olan Muhafazakar Parti bir önceki Sosyal Demokrat partinin kurduğu düzeni koruyordu. Ortalık süt-limandı. İnanması güç ama Komünist Parti'ye belediye deniz kıyısında, Küçük Deniz Kızı’nın hemen yanı başındaki parkı tahsis etmişti, miting yapmak istediklerinde kullanmaları için. Bir tür Londra’daki Hyde park gibi. Bazı hınzırlar dalga geçiyordu: “Yağmur başlarsa miting biter, boş ver eve gidip biralarımızı içelim derler”. Yani keyifleri yerindeydi ve gerilim yoktu. Ve herkes kış boyunca kuşları, dört mevsim tilkileri besliyordu. Ortalıkta tek-tük görünen kediler belediyenin görevlileriydi. Besleniyorlar, altı ayda bir sağlık kontrolünden geçiriliyorlardı. Amaç: doğadaki zincirin bir halkasını daha korumak. Üstelik televizyon kanallarında hiç reklam yoktu.

News image

Nüfusun % 65'inin bahçe içinde evlerde yaşadıkları bir ülke, üstelik site sistemi de yok, hiçbir ev ya da villa yanındakine benzemez. Ev onların kimliklerinin bir parçasıdır. Ancak şehrin merkezine uzak, çoğunlukla işçilerin oturdukları mahalllelerde küçük siteler - apartmanlar - vardır. Bu bağımsız evler mutlaka bir bahçe ortasındadır üstelik. Bu fotoğrafta görülen ev orta halli bir ailenin evi.

News image

Anayolun kıyısında bir köy evi. Önündeki çiçekler nedeniyle şık villa görünümüne ulaşamıyoruz. Köylülerin bir bölümü tarlalarının bitimindeki yol kenarına bir bölümü de tarlasının tam ortasına villalarını yaparlar, kapılarında birer güzel araba da vardır. Hepsi tarım okulu mezunudur. Birkaç  yabancı dil konuşurlar. Danimarka'da ve diğer Baltık Ülkelerinde köy kavramı kaldırılmıştır. Köyler restore edilip tatil alanı ve kişisel mülk edinme dileğinde olanların yaşam alanı olarak kullanılmaktadır.

News image

Amager adasındaki Dragör Köyü. 17. yüzyılda  Amager Adası yamyassı bir boşluk.  Danimarka Kralı Hollanda'dan yoksul çiftçileri davet eder ve bu adaya yerleşmelerine yardım eder. Böylece  bir tarım adasına dönüşür. Şu anda Kopenhag-Kastrup Havaalanı bu adadadır. Ve ada köprülerle karaya bağlanmıştır. Gelelim Dragör Köyü'ne, şu anda çeşitli meslekten, orta halli insanların hatta zenginlerin oturduğu, olduğu gibi restore edilip korumaya alınmış bir yerdir. Gün boyu otobüsler dolusu , tren dolusu gezmeye gelenlerle sokakları cıvıl cıvıldır, kafeleri, restoranları da. Köy sistemi kaldırılalı çok uzun süre geçmiştir. Bu arada köyler restorasyondan sonra ,yazlık olarak kullanmak isteyenlere satılmış ya da kiralanmıştır. Sürekli oturanlar da vardır. Dragör Köyü bunların en ünlülerinden biridir.  

News image

Dragör Köyü'nden başka  bir görünüm, alışveriş caddesi.  

News image

Dragör Köyü Kilisesi

News image

Bu görüntü gelişmiş, uygar bir ülkenin şehirlerarası yolu değil. Bu, Kopenhag'ın kuzey kısmındaki bir mahalleden öbür mahalleye giden yol. Kimsenin haddine düşmemiştir bir tek ağaç kesmek. Güleyim mi ağlıyayım mı bilemiyor insan, kendi gerçeğimize bakınca.

News image

Orta ve üst-orta sınıfın yaşadığı Hellerup. Fotoğrafı çeken kişinin komşularının bahçeleri.  

News image

Bir heykelci ve seramikçi çiftin evlerinin önü ve bahçeye yayılmış sayısız objeler. Bahçelerin yüzde 90'ında kapı yoktur. Bahçelerde şezlonglar, hamaklar, dekoratif eşyalar , koskocaman değerli saksılar ve bahçe aletleri durur. Hiç birinin çalındığı duyulmamıştır.  

News image

Österport'da bir haziran akşamı saat 20:00 civarı. Yaz boyu gece 23:00'a kadar güneş ve aydınlık sürdüğü için bisikletli çocuk mahallenin ilköğretim okulu önünde yaz akşamının tadını çıkarıyor.Ahbaplık ettiği yaratığı sakın köpek sanmayın. O çevredeki ormanlardan her akşam saat 19:0'da şehire inen sevimli bir "Kızıl Tilki"dir. Şehrin her yerinde dolanırlar özgürce. Saat 19:00'dan sonra, çok önceden parselleyip bölüştükleri bahçelere kapı önlerine, giderler. Kendilerine ayrılmış olan yiyecekleri yerler. Eğer yiyecekleri unutulmuşsa küserler. Sevilirler ve korunurlar. Günışırken de ormana dönerler. Yalnız onlar değil, her tür hayvan koruma altındadır. Ve bu iş sevgi ile yapılır, çünkü ilk ve anaokullarında dersi vardır.  

News image

Dyrehaven'in anlamı hayvanat bahçesi. Ama bu fotoğrafta görünen büyük orman yirmibin geyiğin koruma altında olduğu ünlü orman. Ormanın bitiminde Eremitagen: Hermitaj Müzesi vardır. Bu yirmibin geyik iki-üç ay arayla sağlık kontrolünden geçirilirler, hastaları tedavi edilir, çok yaşlıları ormandan alınır ve sayı hep yirmibinde tutulur. Yirmibini aşan geyikler meraklılarına ya da geyik eti tüccarlarına satılır. Sevildikleri için insanlardan korkmazlar, gezenleri dostlukla karşılarlar.

News image

Jutland Yarımadası'ndaki en yüksek nokta: 160 m. Hafta sonlarında ve tatil günlerinde arabalar dolusu insan gezmeye gelir. Adı Himmelbjerget yani "Gök Dağı" olan bu kendi halinde yere gelirler, tepesine tırmanırlar. Bir Türk için bu sadece gülme vesilesi olabilir ama onlar çok keyiflenirler.

News image

Sonra ot-çiçek-böcek toplayarak dönüş yoluna geçerler.  

News image

Bu arada güzel ve içaçıcı bir ufuk çizgisi, masmavi bir gökyüzü ve sürekli kıpırdayan bulutlar, deniz ve küçük adalar içinizi açar, Himmelbjerget'de.  

News image

Frederiksborg Sarayı - Tarih Müzesi - Korunma amacıyla zamanında bir kanalın ortasında inşa edilmiş - çoğu saraylar gibi -, mimarisi ve iç dekorasyonu çok çarpıcı ve ülkenin geçmişini belgeleyen her tür eserin sergilendiği bu saray gelen her yabancının - bizim Topkapı gibi - görmeden edemeyeceği bir yerdir. Heykeller, resimler, kitaplar, mobilyalar, gelmiş geçmiş soylu ailelerin armaları ve çevresindeki bahçe - ağaç düzeni ile alışılmış şatolardan farklıdır.

News image

Frederiksborg'un cephesindeki heykeller, kapılar ve pencerelerden bir kesit.  

News image

Frederiksborg'un tavan süslemelerinden...  

News image

Çok büyük toplu sergilerin gerçekleştirildiği Charlottenborg Sarayı'nın giriş avlusu geçidi.  

News image

Rosenborg Sarayı Bahçesi. Güller sarayı anlamındaki bu binayı yaptıran kraliçenin heykeli. Bahar ve yaz boyunca heykelin kıvrık duran sol koluna  her gün yeni toplanmış güller yerleştirilir.  Bu saray  kraliyet mücevherlerinin ve tüm değerli şeylerin korunma ve sergilenme alanıdır. Bahçesi yalnızca gülleri ile dillere destan değildir, yemyeşil bir alana yayılan ağaçlarla gölgelenmiş büyük bir bölümü yorgun vatandaşların çimlerde dinlenme yeridir de. Çevre bir işmerkezi semti olduğundan, bahar ve yazın öğle tatillerinde bu işyerlerinde çalışanlar yanına sandviçini ve kitabını alarak buraya gelirler. Sereserpe çimlere uzanırlar, bir yandan yemeğini yer bir yandan kitabına göz gezdirir ve bir yandan güneşlenirler. Elbette bu işi çıplak yaparlar, sağlığa gayet uygun bir biçimde. O arada parkın ortasındaki yolda yürüyüp geçen bir sürü insan vardır. Hiçbiri dönüp bakmaz bu sereserpe güneşlenenlere. Eğer bir ağaç gövdesini siper etmiş , dikizleyen birini görürseniz bilin ki o bir göçmendir. Ve bu bollukta bile doygunluk duygusuna erişememiştir. Oysa Danimarka'lılar için çıplaklık sıradan, doğal, hiç ilgi çekmeyen bir olaydır. Onlar için sağlık ve kimlik sorunudur o kadar. Öğle tatili bitince kitaplarını kapatır, üstlerini giyinir ,iş yerlerine dönerler, yaşam bütün doğallığıyla sürer.  

News image

Christiansborg Sarayı - Parlemento Binası Sıcak bir yaz gününde. Parlamento yakınındaki araba park yerinde milletvekillerinin bisikletleri durur. Arabası ile gelen çok azdır. Parlamento çevresinde de günlük yaşam en doğal biçiminde sürüp gider.

.

News image

Nikolai Kirke - bu kilise şimdi sanat müzesi, sergi galerisi ve restoran olarak görev yapmakta, şehrin merkezinde. Bu merkezde dünyanın en uzun-2 km.- alışveriş caddesi uzanır ta denize dek. Sağında solunda sokaklar, o sokakların birleştiği noktalarda küçük güzel meydanlar ve bitim yerlerinde metro istasyonları vardır. Cadde üstünde de bu sokaklara giriş yerleri meydanlara dönüştürülmüştür. Bu yöredeki binaların yüzde doksanı restore edilmiş çok eski yapılardır. Orta meydanlarda mevsimine göre her tür gösteri vardır amatör guruplar ya da kişilerce gerçekleştirilen. Öyleleri de vardır ki ağzınız açık izlersiniz, ya da kıpırdamadan sundukları müziği dinlersiniz.

News image

News image

Dünyaca ünlü Nordic Design'ın en güzel örneklerini sunan İllum Bolighus gibi adeta çağdaş sanat müzesi niteliğinde binalar burada yer alır. Bu resimde bir gösteriyi izleyen gurubu görmektesiniz, ana cadde üstündeki meydanlardan birinde.

News image

Bu meydanın simgesi olan leylekli havuzun üst kısmı  

News image

Yan sokakların birleşme yerleri olan meydanlardan biri: Kultorvet. Satıcılar, restorantlar, büyük firmaların, bankaların restore edip kullandığı binalar, cıvıl cıvıl bir dünya. Ama kargaşa, gürültü de yok.

News image

Stroget çevresindeki sayısız tarihi binalardan biri.  

News image

Yine bir yan meydanda, metroya ulaşılan sokağın başında bir açıkhava cafesi, üstünde restoranı. Elbette restore edilmiş kimbilir kaç yüzyıllık bir bina

News image

Aynı binanın üst kısmı

News image

Orta halli bir sokak ve evler. Fazla söze gerek yok her şey gördüğünüz gibi. Bu evler de eski yapılar.  

News image

Aynı semtin ana caddesinde tümüyle restore olan büyük binalar. Şehrin orta bölümü restore edilmiş çok eski binalardan oluşur. onların dışındaki halkayı bahçeli villalar oluşturur ve sürer giderler. En dış halkada sayıları çok olmayan binalardan oluşan "apartman siteleri" vardır. En düşük gelir seviyesi bu bölümlerde yaşar.

News image

Ve kırsal bölge. Kırsal bölgede gördüğümüz bütün bitkileri çiçekcilerde bulup satın alırsınız, getirip bahçenize dikersiniz. Hiç kimsenin aklından bile geçmez gelip de buradan sökmek. Bu fotoğraftaki çevrede yalnızca güzel bitkiler değil bir de minik açıkhava tiyatrosu vardır.

News image

İşte o minik açıkhava tiyatrosunda bir folklor gösterisi, her yaştan izleyicinin arabasına, bisikletine atlayıp geldiği. Çok keyifli bir pazar günü geçirip üstelik piknik de yapmak için iyi bir yol.

News image

Açıkhava tiyatrosunda yalnız dairesel oturma yerlerine değil onun dışındaki doğanın sunduğu gölgelik yerlere de oturmak mümkün, hem piknik yapar hem gösteriyi izlersiniz. Bu genç ve güzel anne minik bebeği ve sevimli köpeği ile gösteriyi izlemekte. Bu fotoğrafı çeken de bu etkileyici trioyu izlemekte. Bu ülkede evlenmek bir amaç değildir, araç da değildir. Keyfe-keder bir olaydır. Çoğu zaman çocukların nüfus cüzdanlarında yalnızca annelerinin adı yazar, bu da sıradan bir şeydir.



G. Ener İstanbul’a döndüğünde sevgili dostu Mehmet Ali Cimcoz’a uzun uzun anlattı izlenimlerini. Mehmet Ali Bey o zeki, hınzır gülümsemesiyle dinledi ve “Kopenhag ve Zeeland adası sana görücüye çıktı, besbelli bu kez seni yitireceğiz” dedi. Ve öyle de oldu. 1987 ocak ayında bütünüyle, kedileriyle, kitaplarıyla Danimarka’ ya göçtü 1993 yaz sonunda döndü İstanbul’a.