52 -

Ve Danimarka'ya yerleşme

{module Danimarka-2}

53 -

Danimarka Dönemi:

  • Portre: (1986)- 20x30 cm. resim kağıdı, kurşun kalem
  • Portre: (1986)- 20x30 cm. resim kağıdı, kurşun kalem
  • Portre: (1986)- 20x30 cm. resim kağıdı, kurşun kalem
  • Portre: (1986)- 20x30 cm. resim kağıdı, kurşun kalem

Güner Ener

Güner Ener

 

Güner Ener

 

Güner Ener

 

1986’da çizdiği 4 kurşun kalem portre bu yeni ülkedeki ilk üretimi, ilk kimlik kartıdır.
Kırda Dizili Ağaçlar 1986 - Sanatçı Kolleksiyonu


Güner Ener

Pencereden, Günbatımı Ağaçlar (1989) Baki İlkin Kolleksiyonu

no_image

Eserin Görseli mevcut değil 
20x30 cm, Resim kağıdı, yağlı pastel ve çini mürekkebi

Pencereden Bahçe (1989) Sanatçı Kolleksiyonu


Güner Ener

Minik Kedi Gözlüyor: (1987)
Sanatçı Kolleksiyonu.

Güner Ener

54 -

Aile, Kediler (1990) Sanatçı Kolleksiyonu



Güner Ener

1983 yılında Bratislava’da tanıştığı Unicef yöneticilerinden Monica Knofler kendisinden kart olarak basılması için bazı kedi resimlerinin dialarını istemişti. 1984 yılında G. Ener “Mavi Çiçek Kedicik”  adlı tablosunun diasını göndermişti. Tüm dünyadan toplanan binlerce dia önce Paris’te, sonra Amerika’da elemeden geçiyordu, uzun bir süre içinde tamamlanıyordu seçim. Sonra baskı ve dağıtım da ikinci uzun süreci oluşturuyordu. Mavi Çiçek’in seçildiğini 1986’ da öğrendi G. Ener, basımı ise 1988’deydi.

G. Ener o sırada Kopenhag’daydı ve Unicef’te yönetici olan sevgili dostu Sara Stinus’un çalıştığı şatış merkezine zaman zaman uğruyordu. Kart satışa çıktıktan sonra her uğrayışında Sara keyifle “Senin kart - hot bread - sıcak ekmek  gibi satılıyor” diyordu. Zaman zaman tartışmalar bile oluyordu, bir takım içinde satılan kartı ayırıp almak isteyenlerle. Soroptimist’lerin başkanı Anne Phillips 200 kart rica etmişti G. Ener’den, yılbaşında dünyanın her yerine gönderilmek üzere. G. Ener İsviçre’den getirtmişti. İşin şaşırtıcı yanı o yıl Unicef koleksiyonunda 10-12 kedi resmi bulunmasıydı. Ve hepsi de çok hoştu. Neden Mavi Çiçek? sorusunun karşılığını Pen Klüp başkanı Phil. Dr. Niels Barfoed verdi: “Çünkü senin kedin hüzünlü ve bakışları içimize işliyor.” Çünkü o ölmüş bir kediye ağıttı.
“Mavi Çiçek” Unicef’in best-sellerları arasında yer aldığı için G. Ener’den arşive konmak üzere biyografisi ve yeni bir kedili diası istendi, bir takvimde kullanılmak üzere. 1991’de İstanbul’daki sergisi sırasında bütün resimlerin, bu arada Muhsin Kut’un “Bu sergi Danimarkalı kuşlarla iyi geçinmeyi başaran 3 Türk kedisine adanmıştır” diye elceğiziyle yazıp altına astığı “Aile” kompozisyonunun da diası çekilmişti.
G. Ener çeşitli nedenlerle işi ve sorunları başından aştığı için istenilen diayı 1994’te gönderebildi Unicef’e ve takvim basımı da 1999’da gerçekleşti. "Aile" kompozisyonu takvimin "Eylül" ayı sayfasında yer aldı.

G. Ener’in Danimarka’daki ilk yılı ya da yıllarını, içinde bulunduğu ve yabancı olduğu yeni bir toplumu tanımak ve kendi yerini belirlemek için incelemeler, girişimler biçimlendirdi.

Kopenhag’a taşınmasından birkaç ay sonra resim satma olayı gerçekleşmişti. Ama sorun bu değildi.

1987’deki ilk ciddi girişimi Danimarka Yazarlar Birliği’nin üyesi olmaktı.  Bir-iki Türk kökenli üye daha vardı, örneğin Murat Alpar, Adil Erdem. Başka ülkelerden de. 87 yılı ortasında üye olmuştu.

Güner EnerYıllardır sürdürdüğü BİB sempozyumu üyeliği durumunu güçlendiriyordu. 1987 Eylü'lünde sempozyum'daki bildirisi çok alkış aldı. Danimarkalı katılımcılar özellikle ilgiliydiler. Sempozyumda- '99 yılına dek- G. Ener tek Türk katılımcıydı.

Danimarka’ya dönüşünde Pen Klüb’e üye oldu.
1987 yılının baharından beri IWC:  International Women’s Club üyesiydi.


Güner Ener


55 -

1988 baharı başlarında

Güner Ener 1988 baharı başlarında Aziz Nesin ve Tahsin Saraç çağrılı olarak gittikleri İsveç’ten dönüşlerinde, Danimarka Yazarlar Birliği’nin de çağrılısı olarak Kopenhag’a geldiler. Yazarlar Birliği lokali'ndeki öğle yemeğine G. Ener de davetliydi. Sapına kadar Türk olan Aziz Nesin ve Tahsin Saraç - üstelik mihmandaları da genç bir Türk’tü - yemeğe bir saat rötarlı geldiler. Normal bir Türk’ün sinirlerini bozacak kadar dakik olan Danimarkalılar çok endişeliydiler. G. Ener gülümseyerek bekliyordu. Derken üçlü göründü. Herkes derin bir soluk aldı. Aziz beyle G.Ener sarılıp öpüştüler. O ara Aziz bey fısıldadı: “ O ünlü caddeyi gördük, deli yav bunlar, böyle şey ömrümde görmedim.” G.Ener gülmeye başladı, besbelli Istedgade’ye götürmüştü genç rehber ve iki yaşlı başlı yazar şoka girip zamanı unutmuşlardı.

G.Ener masanın dar ucunda, sol yanında Erik Stinus’la oturuyordu. İlk karşılaşmalarıydı. Erik’e en yakın oturan kişi Türk İşçi Birliği’nin başkanıydı, G.Ener’in önceden tanıştığı bir kişi. G. Ener’in sağ yanında Tahsin Saraç ve Aziz Nesin, masanın öbür ucunda ise Danimarka Yazarlar Birliği Başkanı, onun sağında-solunda kadınlı erkekli Danimarkalı yazarlar yer alıyorlardı. Yani 12 kişilik bir özel toplantı.

Sürekli Aziz Nesin ve Tahsin Saraç’a sorular yöneltiliyor, genç Türk çevirmen Danimarkaca’ya çeviriyordu. Türk İşçi Birliği Başkanı bir ara Erik’in arkasından uzanıp G.Ener’e “Yav, bu çocuk yanlış çeviriyor, bir şeyler yapın” dedi. Kısa bir sessizlik olduğunda G.Ener elini kaldırdı: “Konuşabilir miyim?” diye sordu ve söz aldı. İlk okul çağından beri Aziz Nesin’i tanıdığını, çünkü eve alınan Aziz Nesin’in ünlü mizah dergisi “Marko Paşa”nın “ben önce, hayır ben önce okuyacağım” tartışmalarından uzak kalmak için ev halkından biri tarafından yüksek sesle okunduğunu, kahkahalarla güldüklerini ve derginin yeni sayısını sabırsızlıkla beklediklerini anlattı. Bu bekleyişin zaman zaman kesintiye uğradığını, derginin polis tarafından kapatılıp toplatıldığını, bir süre sonra “Merhum Paşa” daha sonra “Malum Paşa” adıyla, belirsiz aralıklarla çıkmayı sürdürdüğünü anlattı. Kahkahalar. G.Ener Aziz beyle 18 yaşındayken tanıştıklarını, çok sonraları, altı yıl aynı yayınevinin parçaları olduklarını ve Aziz beyin eleştirisiyle patronun G.Ener’e parça başı ödediği ücreti nasıl yükseltmek zorunda kaldığını ve bu durumun her yıl yinelendiğini anlattı. Yani Aziz bey, G.Ener’in hem çocukluğundan beri hayran olduğu bir yazar, hem sevdiği ve kıvandığı bir dost, hem de gönüllü avukatıydı. Kahkahalar. Yine çocukluk yıllarından başlayarak Aziz Nesin’in şu ya da bu nedenle içeri alındığını ve zamanla bunun kötü bir alışkanlık haline getirildiğini, her fırsatta içeri atılan küçük bir grubun içinde yer aldığını ve Aziz bey’in bu durumdan pek de telaşlanmadığını, içeri girip-çıkmanın onun için sıradanlaştığını anlattı. Kahkahalar. Derken 12 Eylül 1980 cuntası ve bin civarında aydının ortak bir dilekçe ya da bildiri nedeniyle hapsedildiğini, uzun süre hapis yatan bu kişilerin arasındaki Aziz Nesin’in savunmasına yayın yasağı konulduğunu.

G.Ener o yıllarda Ankara’da yaşamaktaydı. Bir sabah, başkentin dışında küçük evlerin oluşturduğu bir mahalledeki evinin bahçesinde otururken bir arkadaşının arabasının geldiğini gördü. Arkadaşı elinde beyaz kağıda sarılı koca bir paketle arabadan indi ve “Reçel yaptım, boğazımdan geçmedi, sana da getirdim.” diyerek paketi eline tutuşturdu ve arabasına atlayıp uzaklaştı. Araba, dağıtılacak kavanozlarla doluydu besbelli. G.Ener kavanozu saran kağıdı, daha doğrusu kağıtları açtı. Aziz Nesin’in savunmasının çoğaltılmışıydı elinde tuttuğu. Bu kağıtlar Türkiye’nin her tarafına yayılmıştı kısa sürede. Ve elden ele dolaşıyordu. G.Ener savunmayı okurken elleri titremekteydi.  

"Aziz Nesin savunmasında kendini değil, haksızlığa, zulme uğrayan Türk aydınını, bütün dünyanın namuslu aydınlarını, özgürlüğü ve aydın onurunu savunuyordu. Bana göre, en az Sokrates’in savunması kadar, belki de daha önemliydi bu metin. Çünkü kişisel değildi. Bütün dünya okumalıydı bu yazıyı. Aziz Nesin’le kıvanıyoruz, yalnızca büyük bir yazar olduğu için değil, bilinçli bir aydın, onurlu bir insan, yürekli bir yurttaş olduğu için.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Konuşmasının son cümlelerinde gözleri dolmuştu G.Ener’in. Aziz beyle göz göze geldi. Sonra Yazarlar Birliği Başkanıyla. Başkan ağlıyordu. Ansızın yerinden fırladı, koşarak G.Ener’in yanına geldi, sarılıp yanaklarından öptü. “Bugün yalnızca Aziz Nesin ve Tahsin Saraç’ı değil, sizi de tanıdığım için çok mutluyum.” dedi. Sofradakiler ayağa kalkmış, alkışlıyorlardı. Yemeğin bitiminde vedalaşırken Erik Stinus G.Ener’e kartını verdi: “ Sizinle ilişkimiz sürmeli, sizin yüreğinizin sıcaklığına gereksinmemiz var.” dedi. O gün ilk karşılaşmalarıydı Erik’le. Ve onunla, eşi Sara’yla yaşam boyu sürecek bir dostluğun temeli o gün atılmıştı.

56 -

Güner Ener’in çok kısa sürede öğrendiği şeylerden biri,


bu ülkede bağımsız sergi açmanın olanak dışı oluşuydu. Benzer ülkelerde de. Bu yüzden irili-ufaklı tüm yaratıcılar ortak sergi açıyorlardı. Biri Sonbahar sergisiydi: Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Charlettenborg Sarayı'nda asık yüzlü bir jürinin elemesiyle seçilen ve G.Ener’e tutarsız bir seçim olarak görünen bir büyük sergi. Öbürü 1891’de bu sergiye karşı çıkanların oluşturduğu “Özgürler” grubunun 1915’te sahip olabildiği koskocaman bir galeride –adı: Denfrie , yani Özgürler- sunulan İlkbahar Sergisi. Ki G.Ener bu sergiye bayılıyordu. Her iki sergi de “Biz buradayız, üretiyoruz, evimize buyurun” mesajını iletiyordu alıcıya. Pir aşkına gezenler de keyiflenmiş oluyordu. Çünkü bu ülkenin kanunlarına göre, satılan resme ödenen miktarın %50 si galerinindir. Devlet hem galeriye ödenen tutarın %50 sini, hemde ressama kalan paranın %50 sini alır. Yani %25 sanatçının, %25 galerinin, %50 devletindir. Bu devasa sergilerle bir ay boyunca seyirci keyifleniyor, alıcı uyarılıp, kışkırtılıyor ve olay “ sizi eve bekliyoruz” mesajıyla noktalanıyordu. Sayıları çok az olan küçük, özel galerilerde kişisel sergiler de oluyordu ara sıra. Ya tuzu kuru birinin keyfekeder gösterisi ya da yoksul-orta halli ülkelerden gelmiş, “ bu kadarı da bana yeter” diyen alçakgönüllü birinin girişimiydi bu sergiler.

Bağımsız sergi

Güner EnerBöylece, bağımsız sergi kavramını programından çıkartmıştı G.Ener. Bu arada “Kel Kız” adlı bir çocuk kitabı yazıyor, küçük desenler çiziyordu. Kitabı bitirince İngilizce’ye çevirmeye başlayacaktı. Başardı da. Şekip Davaz tarafından resimlenen bu kitap önce Türkiye’de Cem Yayınevi, sonra Danimarka’da Hjulet Yayınevi tarafından basıldı. Eylül 89’da BİB’de 350 kitap arasından finale kalan 30 kitap içinde yer aldı.

57 -

Ağustos 88'de Kopenhag


Güner EnerAğustos 88’de Kopenhag Belediyesinin yabancı kökenli gruplar için oluşturduğu ve mali desteğini sağladığı bir programın parçası olarak “Türkiye Haftası” Güner Energerçekleştirildi. Strasburg’dan çağrılı olarak gelen Server Tanilli’nin konferansıyla başlayan etkinlik içinde yer alan “Güner Ener, İbrahim Örs, Cevdet Kocaman, Salih Coşkun Karma Sergisi” Türkler ve Danimarkalılar tarafından ilgiyle izlendi ve G.Ener’in “Mutluluk” adlı tablosu bir yayınevi ve copyright ajansı sahibi olan Virginia Allen Jensen tarafından alındı. Daha sonra G.Ener'in Copyright ajansı da olan Virginia "Birgün yaşlılar evine giderken yanımda götüreceğim tek şey bu resim" demişti.

Güner Ener1988 - "Türk Haftası" içinde yer alan karma resim sergisinde.

Güner EnerVirginia'nın bir armağanının üstüne kendi elleriyle oluşturduğu kapak.

Eylül 88’de “Copenhagen Decorative and Fine Arts Society”' 'nin zarf ve kağıt dizaynını gerçekleştirdi, sonra da Danimarka Soroptimist klübü’nün 40. yıl kart dizaynını. En büyük, önemli gazetelerden biri olan Politiken’de yayınlanan Hüseyin Uçar’ın bir şiirinin ve Ümit Necef’in bir sağlık dergisindeki yazısının illustrasyonlarını yaptı. Bunları, başka illustrasyonlar ve özel TV’ler izledi. “Danimarka’da Yaşayan Yabancı Sanatçılar” kataloğunda G.Ener’e dört sayfa yer verildi. (1988)

Güner Ener

58 -

Aralık 1988 Danimarka Pen Klüp

Güner Ener1988 Aralık’ta Danimarka Pen Klüp Yıl Sonu toplantısı konuk Türk yazarlarına ayrılmıştı: Güner Ener, Murat Alpar, Hüseyin Uçar, Adil Erdem. G.Ener açılış konuşmasını yapacak, Murat Alpar kendi şiirlerini ve çevirdiği Orhan Veli’nin şiirlerini, Hüseyin Uçar kendi şiirlerini, Adil Erdem’de öykülerinden örnekler okuyacaktı. İki Iraklı, bir İranlı şair de etkinliğe katılacaktı. G.Ener Nesimi’den başlayarak Nef’i’yi, Namık Kemal’i ve hepsinin tanıdığı Nazım Hikmet’i anlattı. Sonra, uzun listesinde yer alan yaşayan Türk yazarlarının, özellikle şairlerin çektiklerini, başlarına gelenleri tek tek sıraladı. Kendi içeriye alınmamış olsa da, haklarında en ağır cezalar istenen iki oğlu – ki onları, yaşamını riske ederek dünyaya getirmişti- nedeniyle, ziyaret günlerinde kötü davranılan, yerlerde sürüklendirilen bir büyük şairi –anayı da bu sıraya ekledi. “Bütün bu acıların, çekilenlerin bir tek olumlu sonucu vardı: yeni bir edebiyat türünün yaratılması. Dünyada benzeri olmayan bir “Hapishane Şiirleri” ve hatta “Hapishane Romanı ve Öyküleri”. Ve hepsi çok başarılıydılar. Onlarla kıvanıyoruz.” diyerek bitirdi açılış konuşmasını. Katılımcılar ayakta alkışlıyorlardı.

59 -

'88 Mayıs’ının ilk haftasında,


daha önce aklından hiç geçmeyen bir görevi yüklendi '87 yılından beri International Women’s Club (IWC) üyesiydi. Her ayın ilk haftasında, kendilerine tahsis edilen bir sarayın –Moltkes Palae- yemek salonunda, her ay ayrı bir ülkenin elçiliği tarafından düzenlenen ve o ülkenin geleneklerini, kültürünü yansıtan etkinliklere yer verilen öğle yemeğine katılıyordu. Bir de, çevre ülkelere, ya da Danimarka içindeki çeşitli şehirlere, müzelere, şatolara yapılan günü-birlik gezilere. Bazı elçilikler benzer bir olayı rezidanslarında gerçekleştiriyorlardı, saat 11-13 arasında, “Coffee-Morning” adı altında. Gelgelelim Türk Elçiliği o zamana dek böyle bir şeye girişmemişti, böyle bir girişim ufukta da görünmüyordu. Oysa bütün ülkelerin elçilerinin eşleri üyeydiler, Türk elçilerinin de.

Durumun kolayca değişmeyeceğini fark eden G.Ener iş başa kaldı dedi ve kolları sıvadı. Ve bir “Türk Akşamüstü Çayı” düzenledi, iki Türk arkadaşının yardımıyla. Saat 15-17 arasında, 25 davetliyle sınırlı, Türk çay geleneğinin, -çörek, börek, tatlılar eşliğinde- ve Türk Kültürü, ve de Resim Sanatı’nın tanıtılacağı bir toplantı. Klüb’ün aylık bülteninde bu program yayınlanır yayınlanmaz 25 kişilik kontenjan dolmuştu. Ve evinin telefonu çalmaya başlamıştı. Bazılarını kıramadı, sayı 37’ye yükseldi.

Mutfakla arasında duvar olmayan yemek odasında açık sofra kurulacak, salondan girilen camlı terasın kapıları içeriye ve bahçeye açık olacak, bahçede ağaçların altına da masalar, sandalyeler konulacaktı. – Bu bahçe G.Ener’in elleriyle cennete dönüştürülmüştü, bir yıldan fazla süren emekle, yağmur olmadığı gün ya da saatlerde, zaman kavramını unutturan yoğun bir çalışma sonucu. Böylece, yaşlı, görkemli ağaçlar ve ısırganlardan başka bir şey olmayan bahçe, bakımlı, düzenli, iyi dizayn edilmiş, soluk kesen bir renk cümbüşüne dönüşmüştü. Babasından geçmiş olan nice şey arasında yalnızca resim değil bahçe ve bahçıvanlık tutkusu da vardı.

Mutfağa ve yemek odasına, kendininkileri takviye eden, arkadaşlarının semaverleri, çaydanlıkları, kulplu fincanların yanında ince belli geleneksel çay bardakları dizildi. Ve konuklar gelmeye başladı, kiminin elinde çiçekler, kiminin küçük armağanlar. Evi, terası, bahçeyi şaşkınlıkla dolaştılar; duvarlardaki resimler, kitap raflarındaki bolluk, Türk halı-kilimleri, şaşırtıcı teras, daha sonra ortaya çıkıp salınarak dolanan üç Türk kedisi. Semaverlerin yanında durup bardakları dolduran, kendilerinde hiç bulunmayan bir kavramdan yani “demlik”ten onlara servis yapan, pırıl pırıl, güleryüzlü iki Türk hanım, ve ortasında evin yer aldığı 1500 metrekarelik, oya gibi işlenmiş bahçe. “Bahçıvanınız bir harika” övgüsüne gülümseyerek verilen “Bahçıvan benim” karşılığının yarattığı şaşkınlık. Duvarlardaki çeşitli Türk ressamlarının arasında yer alan, büyük boyutlu "Gündöndüler" ve “Haşhaşlar” adlı yapıtların kime ait olduğunu soran, bir kaşı hep kalkık, bakışı hep tepeden bir Fransız üye “Benim” karşılığını alınca “Ama bunlar muhteşem!” diye bağırmıştı. G.Ener içinden “Bekle, biraz sonra o "ama"’yı sana yutturacağım gerisin geriye” diye geçiriyordu içinden.

Bir saat sonra, G.Ener elindeki küçük çanı çalarak eve, terasa, bahçeye dağılmış birkaçı Türk, gerisi çeşitli ülke vatandaşı –dörtte biri Danimarkalı- konuklarını salona davet etti. Kitaplığın yanına koyduğu şövaleye zaman zaman başvurarak, sözünü ettiği konuları onun üstünde görselleştirerek ve taa Orta Asya’dan başlayarak Türk Kültürünü ve sanatını anlattı. Konuklar şaşkınlık içindeydi. Türklerin bir zamanlar Şamanist olduğunu, 2000 yıldan yaşlı Türk mezarlarında dünyada dokunan ilk halıların bulunduğunu, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerdeki batik sanatının kökeninin Türk yazmaları olduğunu Kore’de Türk yemeklerinin yendiğini – mantı gibi, üstelik adı da aynı - anlattı, örnekleriyle. Anadolu’ya göç ve fetihlerden sonra, çeşitli komşulardan kültür ve sanat yönlerinden etkilendiklerini, örneğin minyatür ve şiir gibi. Eğitilmiş üst tabakanın Farsça ve Arapça'nın ağır bastığı bir Türkçe’yle konuştuğunu, bunun edebiyata da yansıdığını, ta Viyana’ya kadar yayıldıkları için aradaki bütün ülkelerde hem yaşam biçimlerinde hem de sanat ve kültürlerinde izler bıraktıklarını. Irkçılık diye bir kavramın çok uzağında oldukları için Anadolu’ya yerleştikleri dönemde de kendilerinden çok önce o topraklarda var olan uygarlıkların sürüp giden torunlarıyla kaynaştıklarını. Daha sonra da fethettikleri farklı ülkelerdeki evlilikleri yoluyla bu güzel renkliliği çoğalttıklarını. İlginç, şaşırtıcı yetenekleri olan ve üç kıtada var olmayı başaran bu insanlar, imparatorluğun çökme döneminde istila edilmiş ülkelerini mucizeler yaratan kumandanları, liderleri öncülüğündeki akıl almaz bir savunmayla, bağımsızlık savaşıyla kazanmış, çürümüş imparatorluğun yerine pırıl pırıl bir cumhuriyet kurmuşlardı. Ve çağdaş uygarlığın içinde yerlerini almışlardı. İmparatorluğun son döneminde Türkiye’ye ulaşmış olan batı kültürü, bilim ve sanatını, cumhuriyet döneminde açılan üniversiteler, akademiler, konservatuarlar bilinçli, düzeyli bir eğitimle yansıtmış, her dalda yetenekli ustalar yetiştirmiş ve uluslar arası platformda yarışacak düzeye eriştirmişlerdi. Türklere özgü çok renklilik ve özgünlük de eklenince sonuç gerçekten ilgi çekici düzeye ulaşmıştır, diyerek noktaladı konuşmasını G.Ener ve anlattıklarıyla ilgili örnekleri kitaplardan gösterdi. Sonra “Lütfen çaylarınızı yeniler misiniz? Bu kez semaver, çaydanlık ve çayı değiştirerek. Afiyet olsun.” dedi ve sigarasını yakıp oturdu.

Bir saat sonra yine çanı çalarak konukları salona davet etti. Duvarlardaki resimleri işaret ederek, koleksiyonundaki orijinalleri, röprodüksiyonları, büyük boy kitap sayfalarını göstererek Türk çağdaş resim sanatından örnekler verdi. Son elli yıldaki gelişmeyi anlattı. Son olarak da Danimarka’da yaşamakta olan Türk ressamlarından İbrahim Örs, Bodil Örs, Cevdet Kocaman ve Güner Ener’den örnekleri tek tek şövaleye yerleştirip gösterdi.

Saat 17 olmuştu çoktan, sonra 18, 19. kimsenin ayrılmaya niyeti yoktu. Nazik konukların bazıları teşekkür edip ayrılmaya başladı birer ikişer. Saat 20’yi geçtiğinde hala 5 konuk vardı ayrılmaya niyetli görünmeyen. Evlerini telefonla arayıp eşlerini meraktan kurtarmayı akıl edebildiler. Durumu anlatmışlardı, inanılmazdı, büyülenmişlerdi. G.Ener dayanamadı: “İsterseniz eşlerinizi de davet edebilirsiniz” dedi. Az sonra eşleri de katıldı bu alışılmadık olaya ve ortama. Gittiklerinde gece yarısıydı. Ve çay değil bira içilmişti elbette.

IWC’de uzun bir süre bu şaşırtıcı ortam, yenilen içilenler ve sanat yapıtları, Türk kültürünün bilmedikleri yanları konuşuldu, gelemeyenler de hayıflandı durdu.

60 -

'89 yılı zor bir yıldı,

Güner Ener

'89 yılı zor bir yıldı, sağlık yönünden. Ufak eskizler çizerek, bol okuyarak, çeviri yaparak geçirdi çoğu zamanını. Eylül’de Bratislava’ya ve Prag’a gitti, davetli olarak, sempozyuma katıldı, dostlarını gördü. 89 kışında bir ay Ankara’daydı, önemli bir ameliyat nedeniyle. Ameliyattan çok kısa bir süre sonra Kopenhag’a döndü. Toparlanınca Vedat Dalokay’ın Kolo adlı kitabını çevirmeyi sürdürdü. Bitirmeye kararlıydı.

 

 

 

Bir konferans için  Kopenhag'a gelen eski dostu Prof.İlhan Başgöz ile Lousiana Müzesinin bahçesinde

89’da eskizlerini yaptığı resimleri tuale geçirmeye başladı. 70’li yıllardaki temposuyla, gece gündüz çalışıyordu. '90 yılı bu yoğun çalışmayla geçti. Seçtiği konular Danimarka’yı simgeleyen şeylerdi.


1 - Danish Design

Bilinmiyor Danish Design ki dünyaca ünlüydü; mimarlık, mobilya, aydınlatma, gümüş mücevher ve dekoratif ya da işlevsel küçük parçalar, cam ve porselen objeler (dekoratif ya da işlevsel). İsveç, kuzey ülkeleri arasında bu konularda ikinci, Finlandiya üçüncüydü. Bu üç ülkenin mimarları Avrupa, Asya, Amerika ve Avustralya’da şaheserler yaratmışlardı. Ürettikleriyse bütün dünyada pazarlanıyordu. G.Ener bunların üstüne bütün Nordik ülkelerde Christmas’ın “olmazsa olmazı” sayılan Danimarka “ Kraliçe Elmaları” nı ekledi. Gerçek dışı gibi görünen renkleri ve bir örnek oluşlarıyla.

Güner Ener

Baki İlkin Koll. Sanatçı Kolleksiyonu Ali Demirel Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

 
 
 
 
2 - Yalnızlık Kuşları

Prof. Turgut Tufan Koll.

 

Güner Ener

Akıl almaz refahları, yaşam kolaylığı ve güvencesi, cümleten sağlıklı ve uzun ömürlü olmaları her şeyi biçimlendiriyordu - hastaneler bomboştu ve eczanelerde çok az türde ilaç vardı, doktorluk mesleği ancak araştırma yapmaya yönelirse anlam kazanıyordu. Herkes turp gibiydi çünkü - Eğitim ana okulunda doğayı sevdirmek, tanıtmak ve korumakla başlıyor, lise mezunu olmayan baca temizleyicisi bile olamıyor, - onların bile sanat okullarında şubeleri vardı- ve gençler ilkokulda öğrenmeye başladıkları için üniversiteyi bitirdiklerinde üç yabancı dil konuşuyorlardı. Danimarka’da yaşadığı yedi yıl içinde hiç trafik kazası olmamıştı, ama bir kez iki banliyö treni çarpıştı. Şükür ölen ve yaralanan yoktu, yine de gazetelerde, televizyon kanallarında aylarca tartışıldı. Nedeni neydi acaba? Sonunda çözüldü: tekdüzelik. Karar hemen çıktı: Bütün tren, otobüs sürücüleri her iki saatte bir araç ve yön değiştireceklerdi, kafayı yememek için. Ve bunu çok hızla yapacaklardı. Belirlenen değiştirme duraklarında onları seyretmek keyifliydi, az kareye çekilmiş bir komedi filmi gibi. Yoksul yoktu, G.Ener “bir tane rastlarsam gidip röportaj yapacağım” diyordu. Hapishaneler de boştu, narko alamayıp acemice hırsızlığa kalkışmış bir iki şaşkaloz ve çeşitli ülke vatandaşı konuk işçiler: adam yaralama, cinayet, narko satışı, dolandırıcılık. İnsan utanıyordu elbette. Ama intiharlar vardı, tüm kuzey ülkelerinde. Danimarka iklimi İngiltere’nin iklimi gibiydi, golf-stream nedeniyle. Yani depresyona neden olan upuzun kış geceleri yoktu. Peki sorun neydi? Tuzunu fazla kurutmak belki de çok yararlı değildi. Bu konuda yayın yasağı vardı, olayları ve kişileri tanımadan bu sorunun karşılığına ulaşmak zordu. Yıllar geçtikçe gözlemi netleşti: İnsanlar yalnızdı. Evet yalnızdılar. Nüfusun çoğunluğu yaşlıydı. Çocukları, torunları yılda birkaç kez uğruyordu: bayramlarda ve Christmas’ta. Yaşı 16’ya erişen her genç evi terk ediyordu, kız olsun erkek olsun, gelenek buydu. Devlet komünler – yani belediyeler - yoluyla bir maaş bağlıyordu onlara, geçimine yetecek kadar. Daha fazlasını istiyorsa ufak işler sağlanıyordu. Kamyonette sürücünün yanına oturup sabah gazetelerini kapılara bırakmak, ya da belediyelerin dağıttığı kocaman kağıt torbaların boş olanlarını vermek, kağıt ya da camla doldurulmuş olanlarını almak gibi. Konuşmayı sevenler haftada iki ya da üç gün yaşlılar evine gidip sohbet edebilirlerdi. Ve kazanılan parayla yeni bir motosiklet alınabilir ya da uzak bir ülkeye yaz tatiline gidilebilirdi. Hiç bir şey yalnızlığa çözüm değildi. Bizim çocuk saydığımız bu gençler, ürkmüş her küçük canlı gibi birbirine sokuluyor ve başlangıçta ortak evlerde, odalarda yaşıyorlardı. Tehlikeli alışkanlıklara sığınıyorlar, her tür çılgınlığı deniyor ve birkaç yıl sonra en zayıfları intihar ediyordu. Seyrek de olsa çok yaşlılar da aynı yola başvuruyordu. Belediyenin gönderdiği genç kız, bir üniversite öğrencisi - her ne kadar haftada iki kez evine uğrayıp evi derleyip topluyor, alışverişini yapıyor, çene çalıyor, şakalaşıyor olsa da- yalnızlık duygusunu yenemiyorlardı. Her evden kapı açılınca bir ya da birkaç kedi ya da köpek fırlıyordu. İki elinde birer hatta ikişer köpekle akşam yürüyüşüne çıkan komşuları görüyordu. Oturduğu semt bir zamanlar köy iken en çok üç kata izin verilen irili ufaklı villaların oluşturduğu bir yerdi. Benzerleri gibi, ormanlarla çevriliydi. Ormanlardan sonra tarımsal alanlar uzanıyordu. Ve göller. Villaları çevreleyen ve eskiden köylülerin sebze ektiği kocaman bahçelere bir köpek kulübesi bile yapmak yasaktı, ağaç kesmek de. -Ah biz olsak başlarına neler gelirdi o ağaçların, bahçelerin, hatta ormanların- Böylece tüm evciller geceleri evin içindeydiler. Köylüler – ki ziraat fakültesi mezunu ve birkaç yabancı dil konuşan kimselerdi- tarlalarının ortasındaki, tarla anayola yakınsa yol kenarındaki villalarında oturuyor, kapıda park etmiş arabalarına atlayıp kentlilerin alış veriş ettikleri süpermarketlerde alış veriş yapıyorlardı. Köylü vatandaş altı ayda bir TV ekranında görünen başbakana salıncaklı sandalyesinde, elinde gazetesi, otururken, piposunu ağzından çekip şöyle bir bakıyor, okumasını sürdürüyordu. Memleketin efendisi olduğunu biliyordu. İşinden bezen işçi istifa ediyor, devlet hemen işsizlik maaşı bağlıyordu. Bir iş yerinde boşluk olunca belediye –yani komün- kendisine bildiriyordu. Yeni işinde mutlu değilse bir hafta sonunda terk ediyor ve komüne bildiriyordu: “ Psikolojik durumuma uygun değil.” Ve işsizlik maaşı “hah, bu uygun” diyene kadar sürüyordu. Durumun en çok tadını çıkaranlar elbette Türkiye’den gelen işçilerdi. Ama onlar hiç yalnız değillerdi, küllüm kütük, neredeyse kabile gibi yaşıyorlardı. Ve intihar olayı da yoktu. Arada bir cinayet olsa da. G.Ener kocaman, yeşil bahçelerde evin tavukları gibi dolaşan, çok güzel bir sesle öten, ıslıkla çaldığın melodinin bir mezürünü bir süre sonra öğrenebilen bu turuncu gagaları, bacak ve ayakları ve simsiyah tüyleri olan kuşları, Solsortları, yani karatavukları, herkesin yaptığı gibi, besliyordu. Kış boyunca da göçmen kuşları. Solsortlara “yalnızlık kuşları” adını koymuştu. Bu güven içinde dolaşan, insanlara aldırmayan kuşlar yaşamın bir parçasıydı ve kimsenin haddine düşmemişti onları incitmek. Tersine.

Sanatçı Koll.Güner Ener

Filiz TunaGüner Ener

Mine KocatürkGüner Ener

 

Enise TulbergGüner Ener


3 - Kış Ağaçları
Handan KocabalkanGüner Ener

1986 yılında Marmara, Ege denizi, Akdeniz kıyılarındaki, özellikle kırsal kesimdeki güzellikleri görmek üzere bir ay süren gezisi boyunca G.Ener’in dikkatini çeken şeylerden biri tarla içinde ya da kenarında hiç ağaç bulunmamasıydı. Oysa hava çok sıcaktı ve tarlalarda çalışanlar –ki %80’i kadındı- ter içindeydiler. Altına, gölgesine sığınıp serinleyecekleri, dinlenecekleri bir gölgelik, yani ağaç olsa iyi olmaz mıydı? Sorusuna aldığı karşılık hep aynı oldu: Yok bacım, üstüne kuşlar konar, yuva yapar. Çoğalınca da ekini yerler. Böyle daha iyi.


Oysa Danimarka’da tarla sınırlarını özenle korunan, tek sıra olarak dizilmiş ağaçlar oluşturuyordu. Kışın, toprak bomboş olduğu aylarda ise görüntüleri ayrı güzellikteydi. Kış sonu budanıyorlar ve bahardan başlayarak yemyeşil, sonra sarılı-kırmızılı görüntüleriyle, kışın ise çıplaklıklarıyla gözü okşuyorlardı. Herhalde sınır belirlemenin, güzellik yaratmanın dışında da bir işlevleri vardı, kim bilir? Biz her şeyi çok biliriz, değil mi?

Akılsız batılıların kuzeyde yaşayanları tüm tarım ilaçlarını yasaklamışlar, evlerde sinek, sivrisinek için kullanılan sprey ve filit türü olanları da. İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, ki gölleri nedeniyle akılalmaz yoğunlukta sivrisinek akınına uğramaktadırlar. Hele binlerce gölü olan Finlandiya akşamüstü başlayıp sabah saat 8-9'a kadar süren sivrisinek saldırısı altındadır. Buraya ilk gelen yabancılar  panikler: "Hiç ilaç, sprey filan kullanmaz mısınız?" Cevap umursamaz tonda bir "Yoo" olur. "Peki ne yaparsınız?" "Basit. Küçük sprey şişelerinde satılan özel hoş kokular var, sivrisineklerin hiç sevmediği. Her yanımıza püskürtürüz, odalar için de prize takılan kokular. Hepsi bu."

Tarlalara gelince: ne güne duruyor o güzelim uç-uç böcekleri, yani uğur böcekleri, yani cennet böcekleri, yani ladybird'ler, mariehone'ler. Gider, üretim merkezlerinden bahçenizin, tarlanızın enini-boyunu söyler, yüzlerce, binlerce, milyonlarca alırsınız. Sonra tümünü bahçenize, tarlanıza serpersiniz. Kutulardan inanılmaz güzellikte bir görüntü oluşturarak uçuşup yayılan bu minik işçiler görevlerine başlarlar hemen. Bir tek zararlı yumurtası bırakmayana kadar yerler, günboyu gece boyu çalışırlar üç mevsim. Kışın toprağın altına saklanır, uyur, bahar başlarken işbaşı yaparlar. Onlar gittikçe çoğalırken bahçede, tarlada tüm zararlılar yok olur ve bir daha üreyemez. Bu çok faydalı, akıllıca, zararsız ve güzel görünümlü, ucuz çözüm bize göre değildir. Aklımızla bin yaşayalım. Serpersin zehiri tarlaya, püskürtürsün ağuyu pompalarla, koca arazözlerle sokaklar boyunca. Başta yavaş sonra hızlanarak doğa ölür, bitkisi, hayvanı, börtü böceğiyle. Sıra daha büyük canlılara gelir, insan, hayvan. Ansızın türeyen hastalıkların ne olduğu anlaşılmaz, abuk-sabuk - Latince olursa daha akıl karıştırıcı - adlar takılır. Oysa yokoluşun adı açıktır: cahillik, akılsızlık ve acımasızlık. Doğa tümüyle tükendiğinde geri dönüş olanaksızdır, ya da yüzyıllar alır.

Anadolu'nun göbeğinde, bahçeler içinde bir mekanda yaşayan biri anlatıyor: "Bahçemde yazın bol arı vardı sekiz yıl önce, seyrek de olsa beyaz, sıradan kelebekler ve tek-tük cennet böceği, eski boyutunun dörtte birine inmiş, yuvarlak gövdesi pirinç biçimine dönüşmüş kirli-soluk kırmızı renkte. İçim sızlardı, yerde görürsem hemen alır bir bitkinin üstüne yerleştirirdim. Artık hiçbiri yok. O, karanlıkta gizlenerek geçen, ölüm-zehir püskürten arazözler var ya, belediyelerin acımasızlığını, cehaletini simgeleyen, yavaş yavaş insanları da yok etmiş oluyorlar, tıpkı üstüne zehir püskürtükleri böcekler, bitkiler, ağaçlar gibi biz de öleceğiz bir süre sonra, ağır ağır. Oysa çözüm ne kolay. Mı? Bizde uç-uç böceği çiftlikleri ne zaman kurulacak? Nüfusunun çoğu yok olunca, ülkeyi hastalanmış ama henüz ölmemişlere bırakınca  mı?"

Şu anda Avrupa ülkelerinin çoğu, Avustralya, Yeni Zelenda paçayı kurtarmış durumda. Bizden söylemesi.

Japonların vurguladıkları bir konu var: Kelebek türü dünyada yok olduğunda insan türü de yok olacakmış. Bunu bilimsel olarak kanıtlıyorlar.

 
Altan AkdenizGüner Ener
Gültekin ÇizgenGüner Ener
Eczacıbaşı Koll.Güner Ener
Cem Yayınevi - Ali UğurGüner Ener
4- Aile (Üç Kedi) (1990) - Sanatçı Kolleksiyonu - 1999 yılında Unicef "Kediler" takvimi'nde basılmıştır.

Güner Ener

1990 yılı yoğun çalışmayla geçti.

Hem “Kolo” çevirisiyle, hem resimlerle uğraşarak. Kolo’yu erteledi, resimlerle gece-gündüz uğraştı. 91 yılında İstanbul’da açmayı planladığı sergi önemliydi onun için. 84 yılındaki sergisi sırasında toplumdaki değişikliği fark etmesiyle başlayan endişesi sürüyordu. Ama aklına koymuştu, gerçekleştirecekti.

61 -

İstanbul 1991 Hobi Sanat Galerisi'ndeki Sergi

Güner Ener

Güner Ener

Güner EnerAçılış günü Kemal Özer ve eşi Güner EnerProf.Bengiserp,  Yaşar Kemal ve Tilda ve Hobi Galerisi sahibi İnci Bengiserp

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Eski resimlerinden bu sergidekilerle kıyaslama olanağını verebilecek bir iki örneği de duvara asıp sergiyi açtı. İlk sergisine tekrar tekrar gelmiş, resim almak için uğraşmış kişilerden bazılarını da açılışa davet etmeyi düşünmüştü. Hobi’nin sahibi İnci Hanım hemen telefon edip “adres saptama uzmanını” çağırdı. Beyaz saçlı, yaşlı, incecik, uzun boylu, çok kibar bir beyefendi geldi, isim listesini aldı. Ertesi gün bilgiyle donatılmış olarak uğradı. Çok yazık ki bu kişilerin çoğu yurt dışında yaşıyordu artık, İsviçre, İngiltere, Amerika’daydılar, bir kısmı da rahmetli olmuştu. Bazılarınınsa adresi saptanamıyordu. 1991 Kasımında durum böyleydi. Evinde kaldığı arkadaşıyla akşamları TV izliyorlardı. O zamanlar sayısı az olan kanallarda arabesk iyice yaygınlaşmıştı. Yepyeni yıldızlar parlıyordu ekranlarda. Henüz diziler yoktu, ama yarışmalar sürüyordu, şaşırtıcı ödüllerle, gıcır gıcır, lüks arabalar gibi. Sorular ve karşılıkları harikaydı. “Prag nerenin başkentidir? Cevap: Atina’nın.” Ya da “Bir kumaş türü olan gabardinden ne yapılır? Cevap: "Bayrak”. Şaka gibi geliyor ama değil. Bu düzeydeki sorulara doğru cevap veren vatandaş bir araba kazanabiliyordu. Soruları soran genç, güzel, frapan genç kız, aldığı cevaplar karşısında bazen kendini tutamayıp, eliyle ağzını kapatarak gülüyordu. G.Ener de gülüyordu ama endişeleniyordu da. Orta sınıftaki eğitim, bilgi düzeyi düşüklüğünün yaygınlığı, su üstüne vurması, zincirlerini koparmış göç olgusu, ekonomideki çılgınlık ve yanlış rota, apolitize gençlik. Tanrı sonumuzu hayreylesin.

Açılışta dostlar vardı, her şey yolundaydı. Daha sonra da, açılışa gelemeyenler üçer beşer geldiler. Hasret giderildi. Hepsi endişeliydiler, bir şeyler rayından çıkmıştı, tehlikeli biçimde.
Açılıştan sonraki günlerde seyirci sayısı günde 20-30 arasıydı. G.Ener’in alışmadığı bir durum. Konuyu İnci Hanımla değerlendirmek istedi. İnci Hanım “A, durum oldukça iyi. Muhsin Kut gibi özel yeri olan ressamların dışında, genellikle günde 3-5 kişi gelmesi doğaldır. Sizinkine ilgi oldukça fazla, her yana afişlerinizi astığımız, serginin adı da “Bir Tutam Danimarka” olduğu için. Başka sergilere gidin, görürsünüz.” diyerek duruma açıklık getirdi. G.Ener’in karşılığı: “Sayı bu kadar olunca, ilerde evimde ağırlarım, daha kolay olur.” idi.
Daha sonraki yıllarda İstanbul’a yerleştikten sonra gezdiği farklı sergiler ve galerilerde de durumun aynen İnci Hanım’ın anlattığı gibi olduğunu izledi, öğrendi. Durumun sosyal, kültürel, eğitimsel hatta psikolojik yanlarını dostlarıyla tartıştı durdu. Sergide çok satış olmamış ama bittikten sonra olmuştu. En ilginç şey de Danimarka’ya döndükten sonra gerçekleşti. Resimleri İstanbul’a götürmeden önce Kopenhag’da ki evinde Büyükelçi Sn, Baki İlkin ve eşi Nur İlkin, iki Türk Konsolos ve eşleri, Danimarka Radyosu Türkçe Yayınları Yöneticileri – sevgili dostu- Fadıl Taylan ve Muttalip Abat ve eşleri, ve tanınmış iş adamlarından Gündüz Doğusay ve eşi Zeynep – ki çok yakın dosttular- Danimarkalı yazar, eleştirmen, yayımcı, profesör dostlarını bir akşam yemeğinde topladı, elbette açık Türk sofrasıyla. Danimarkalı dostların bazıları başka şehirlerden geldiler. Yemek bitince kahveler içilirken İstanbul’a gidecek resimler tek tek gösterildi ve coşkulu bir beğeniyle seyredildi. Bazılarını hemen almak isteyenler oldu. Açılacak sergi belirtilip özür dilendi elbette. Ama söz verildi : Dönüşte sizin için özel imalat yapacağım. Gülüşmeler. Ve verdiği sözü tuttu.

İNSANSIZ RESİMLE
İNSANI ANLATAN
RESSAM: GÜNER ENER

Kemal Özer

Güner Ener'in resimleri bana hep başka bir sanatı anımsatır. Başka bir sanatın, şiirin tadını bulurum onun her sergisinde. Kendini gözümüze sokmaya çalışmayan yoğun bir işçilik, damağımızda uzun süre kalan yoğun bir tad sanki apayrı bir doku oluşturmuştur. Resmin şiirle buluştuğu, şiirden resme resimden şiire geçişli bir doku... Yıllar öncesini, onun bir sergisini gördükten sonra yazdığım üç şiirlik diziyi anımsıyorum yeniden: "Bir Resim Sergisinden İzlenimler". Şiir zaten vardı, ben onu sözcüklere dönüştürdüm yalnızca. Sözcüklerle okudum resimlerindeki şiiri.

Güner Ener'in son sergisi "Bir Tutam Danimarka" adını taşıyordu. İstanbul'da Hobi Sanat Galerisi'nde 28 Kasım-14 Aralık arasında açık kaldı. "Danimarkalı kuşlarla iyi geçinmeyi başaran üç Türk kedisi"ne adanmıştı. Uzunca bir süreden sonra ilk sergisiydi, ülkesinin dışında geçirdiği yeni yaşamından kaynaklanıyordu. Eskiden olduğu  gibi  yine bir şiir tadı aldım. Doku değişmemişti. Ama bunca yıl sonra değişen ve değişmeyeni bir arada sorgulama gereksinimiyle sanatçının görüşünü de almak istedim.

"BEN YAŞADIKLARINI İZLEDİKLERİNİ YANSITAN SANATÇI TÜRÜNDENİM."

Son sergi ile bu serginiz arasında sanatınızda neler değişti, neler sürüyor?

Çok şey değişti kuşkusuz. Önceleyin çevrem, yaşama biçimim değişti. Bunlara paralel ya da bağıntılı olarak sanatım da değişti. Çünkü ben düşlerini, özlemlerini, karabasanlarını değil, yaşadıklarını, izlediklerini yansıtan sanatcı türündenim. İlk resimlerimde, yaşadığım ortamın insanlarını ve sorunlarını insan figürleriyle tuale aktarmaya çalışıyordum. "Tarım İşçileri" dizisi böylece oluştu. 12 Mart baskı dönemi başlayınca daha dolaylı bir anlatım biçimi araştırmaya koyuldum. İnsanı "İnsansız" resimlerle anlatmanın peşine düştüm. Ve "Pencereler" dizisi ortaya çıktı. Bulduklarım "Simge" değildi, son günlerin moda sözcüğü "işaret" de değildi. Ben bulduklarıma "İpuçları" diyorum. "Vurgu" da olabilir. Yani ben ipucunu veriyorum, birşeyi vurguluyorum, iz sürmek seyirciye kalıyor. İz süremeyecek kadar yorgun, iştahsız olanlar da sunduğum şeyin salt görüntüsel yanıyla oyalanabilirler. Bu görüntesel yanı, kendime, yaptığım işe, seyircime karşı saygılı ve dürüst bir biçimde oluşturmayı amaçladım hep. Resim sanatının tüm öğelerini kılı kırk yaran bir işçilikle uyguladım. Değişmeyen şeylerden biri bu işte, ilk sergimden son sergime kadar.

"Tarım İşçileri" ve "Pencereler" dizilerinde figürler acılı, renkler kırık, çizgiler bıçak gibi keskindi. Anlatım biçimi bazan kederli bir türkü, bazan bir çığlık, hatta küfürdü. Türkiye'de, 1984 yılındaki son sergimde hayvanlar ve doğa ağır basıyordu ve dolaylı bir anlatım aracı değildiler. Düpedüz kendileriydiler. Sanırım bezgin ve bıkkın bir dönemimdi bu. İlk resimlerim onca yoğun acıya karşın umut ve başkaldırı doluydular. 1984 "Ağıtlardan Yorulan" sergisi resimlerinde anlatım oldukça yüzeysel ve göze hoş gürünür, renkler diriydi ama hiç de umutlu değillerdi. Biçim-içerik çelişkisi ya da zıtlığı diyelim.

İşte böyle bir yere varınca resim yapmaktan vazgeçtim. Yaşadım, okudum, yazdım, grafik işler, küçük desenler, eskizler ürettim yıllarca . Bu arada başka bir ülkeye göçtüm. Yaşadığım yeni çevreyi uzun yıllar boyunca izledim, inceledim, görüntülerin ardındakilerin peşine düştüm. Kabataslak, şipşak bir yansıtma, yanlış bir gözlem, haksız bir yargılamadan kaçındım. İyice kavradığıma inandığım, biriktirdiklerimin durulaştığına güvendiğim gün bu birikimi tuale aktarmaya koyuldum. Biçimlerle özü vermeye giriştim. Artık ne umut ne umutsuzluk. Sektirmeyen bir gözlemci, hafiften bıyıkaltı gülümseyerek, bazan ıslık çalarak. Diri renkler ya da soluk, hüzünlü bir saydamlıkla. İnsan yalnızlığını anlattım.

Sanatçı çağının tanığıymış. Görevimi bir kez daha yüklenip bir tutam ipucu veriyorum. İz sürmek yine seyircimin.

Eski resimlerimle yenilerinin karşılaştırılmasını kolaylaştırmak üzere - ola ki eski resimlerimi bilmeyenler çoğunluktadır şu sıra - iki resim astım sergiye, tam yirmi  yıl önce yapılmış iki resim.

Sürüp giden şeyler: Kendi buluşum olan ve yıllar içinde geliştirdiğim bir doku, pösteki sayan bir işçilik , doğa sevgisi .

Değişen şeyler: Renkler ve anlatım biçimi.

Ortak şeyler: Teknik ve motifler-örneğin kuş, ağaç, masa motifleri - . Ama bu kuş başka kuş, bu masa, bu ağaç başka.

Uzunca bir süredir Danimarka’da yaşıyorsunuz. İçiçe iki soru: Danimarka Batı’nın neresinde? Bir sanatçı olarak oradan baktığınızda dünkü ve bugünkü Türkiye nasıl görünüyor?

Danimarka, biliyorsunuz, Batı’nın kuzeyinde . Yani tuzunu en çok kurutmuş olan bölgede.

İskandinavya bir bütün aslında. Tarih boyunca da böyleymiş. Danimarka bu bütünün kaymağı, bizim eski “İstanbul Dükalığı” gibi. Zaman içinde öbürlerinden kopmuş. Çok şükür , sonunda İstanbul’un başına gelen onun başına gelmemiş. 50-60 bin yabancı göçmen işin tuzu-biberi , sorunu değil. Yerli-yabancı cümleten bir uygarlığın, zenginliğin, düzenin tadını çıkarıyorlar.

Gelelim Türkiye’nin nasıl göründüğüne. Önce ikiye ayırmalıyım bu görüntüyü: Uzaktan ve yakından. Bize özgü bir sürü şeyin tiryakisi , buram buram tutkulu bir özlem içinde, iflah olmaz bir Türk’ün sevecen gözlüğüyle hemen her şey sıcak , renkli, canayakın görünüyor uzaktan. Yakına gelince durum başka. Orta sınıfın yoksulluğa itildiği ve yoksulların akılalmaz uçların birine ulaştığı, öbür uçta ise esnafın mültimilyardere dönüştüğü bu gerçek dışı – mantık ötesi ortamı , kuşe kağıda basılmış, bir parmak kalınlığında , şaşaalı dergiler, binbir gece masallarından çıkma oteller, restoranlar , kaşaneler, dükkanlar , galeriler, yazlıklar ve de TV, yanı sıra dizboyu toz ya da çamur kaplı caddeler , çöp yığınları içinde insan türünün yaşayabileceğine ihtimal veremeyeceğimiz harap , pis evler , sokakları dolduran aylaklar ordusu, gözle görünür elle tutulur bir ahlak çöküşünü vurguluyor. Bu inanılmaz çılgınlık, freni patlak gidiş ürkütücü, üzücü elbette. Kuzey Avrupa’da ne varsa burada tam tersi var yani. Türkiye’nin son yirmi yılı ise düpedüz karabasan. Dilerim ki bu korkutucu düşü benim güzelim memleketim bir daha görmesin.

Serginiz, “Danimarka’lı kuşlarla iyi geçinmeyi başaran üç Türk kedisi” dışında doğa ağırlıklı. İnsan figürü hiç görünmüyor. Bunu şu anda içinde yaşadığınız topluma yöneltilmiş bir tepki , bir eleştiri sayabilir miyiz?

İnsan figüründen uzaklaşmam yeni değil. 70’li yıllarda başlayıp süren bir şey. Benim yöntemim insansız resimle de insanı anlatmak. Doğayla, nesnelerle ilişkisinin altını çizerek. Bu anlatım biçimi özellikle Danimarka’da cuk oturdu. Çünkü insan öğesinin neredeyse saydam olduğu bir ülke. İnsanın insanla ilişkisi uygar ülkelerde sıfıra inmiş. Ve herkes tek tek ya da ikişer ikişer izole edilmiş. Bu izolasyon bizim gibiler için anlaşılamaz, kabul edilemez, katlanılamaz bir şey. Kentlerde öyle semtler var ki sokaklarda insana rastlanmıyor. Ortalıkta tek çocuk yok. Sanki terk edilmiş kovboy kasabası : Hayalet şehir. Herkes dört mevsim yemyeşil , yüksek taflan , bodur ağaç duvarlar ardında gizli , sessiz . Bu da bir tür “Yeşilbasan” . Kavgasız, gürültüsüz, patırtısız, sorunsuz, bencil , stresten uzak ve upuzun yaşıyorlar. Mı?

 

Gösteri Dergisi 1992

62 -

Kolo

Güner Ener Kopenhag’a döndüğünde Kolo’nun redaksiyonunu tamamladı. Dostu Dalokay’ı 91 yılında bir araba kazasında kaybetmiş ve çeviriyi ağlayarak tamamlamıştı. Kitabı kendi copyright ajansına teslim etti, Frankfurt ve Bologna Kitap fuarlarında alıcıya sunuldu ve Fransa, Almanya, İsveç, Norveç, Amerika’dan bazı yayınevlerine satıldı.

 

Güner Ener Şubat 1995’de “Kolo” Amerika’da Minnesota Üniversitesi bünyesinde yer alan American Library Association” ALA : Amerikan Kütüphane Birliği’nin her yıl bir yabancı kökenli kitaba verdiği “Mildred L. Batchelder Ödülü” nü kazanmıştı. Yarışma Komitesi Bülteni’nde yer alan bilgilerden: “ALA tarafından her yıl verilen “ En İyi Yabancı Kitap” Mildred Batchelder Ödülü bu yıl, uluslararası büyük ünü olan ve çeşitli ödüller kazanmış, ALA’nın 1990’daki ödülünü de almış olan Danimarkalı yazar Bjarne Reuter’in “Petri Sokağı’nın Çocukları” adlı kitabına – ki Hans Christian Andersen Madalyası Jürisi’nin ısrarlı önerisiyle- verilmiştir.”

Bunun açıklaması şudur: Petri Sokağı’nın Çocukları adlı – ne orijinal bir ad değil mi? “Pal Sokağı’nın Çocukları”nı hiç hatırlatmıyor- kitabın dünyaca ünlü ve bol ödüllü büyük yazarı ömründe tek kitap yazmış ve ölmüş bir Türk yazarının karşısında yenik düşürülemez. Yani o yıl Bjarne Reuter yarışmada olmasaydı Vedat Dalokay kesinlikle Büyük Ödülü almış olacaktı. Komite’nin vicdanı pek rahat olmamalı ki, bülten şöyle sürüyor:

“Vedat Dalokay’ın yazdığı, Güner Ener’in İngilizceye çevirdiği “Sister Shako and Kolo The Goat” adlı yapıt “Honor Book” olarak seçilmiş, yayıncısı Lothrop, Lee&Shepard, yazarı Vedat Dalokay ve çevirmeni Güner Ener’e “Honorary Award-Şeref Ödülü” verilmiştir. Ödül ALA’nın bir bölümü olan “ALSC:Association for Library Service to Children” tarafından verilmiştir."

Not: ALA 1876’da kurulmuştur ve bu ödülü sık vermemiştir, ya ekonomik yönden üstlenmemiştir, ya da gerekli görmemiştir. Üstelik o yıl çevirmene de vermiştir.- Komite başkanı Perkins açıklamayı sürdürüyor:

“Yaşlı bir adam çocukluğunu ve orta yaşlı bir dul olan Şako Bacı ve onun keçileriyle ilişkisini hatırlamaktadır. Yazar lirik, çoğu zaman düş gibi, aynı zamanda sağlam, solid sahneler resmetmektedir, ailesi bir kan davası nedeniyle öldürülmüş olan Şako Bacı’yı, onun ve kendisinin o güne dek gördüğü bütün keçilerden daha zeki ve güzel olan Kolo’nun esrarlı bir biçimde ortaya çıkışını anlatırken olduğu gibi. Şiirsel metin hiç zorlanmadan akıp giderken, çok büyük bir saygı ve hayranlıkla Türk kültürünün ruhunu ve zenginliğini iletiyor.”

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

  1. Minnesota Üniversitesi bünyesindeki  "Amerikan Kütüphane Birliği" bülteninde jüri başkanının konuşması,
  2. Konuşmanın devamı
  3. Güner Ener'e Minnesota Üniversitesi'nden gönderilen çeviri orijinal metninin istemi, müze kitaplığına konulmak üzere.
  4. Uluslararası Biyografi Merkezi'nden (Cambridge - İngiltere) gelen mektubun zarfı
  5. Detroit - Michigan'dan, Gale Araştırma-İnceleme Organizasyonu -"Contemporary Authors: Çağdaş Yazarlar" Bölümünden gönderilen "International Authors  and Writers: WHO'S WHO"nun mektubu.
  6. 7-8-9-10 Amerika'da çeşitli yayın organlarında yayınlanan eleştiri-övgülerin copyright ajansı tarafından kopyalanıp G.Ener'e iletilmiş örnekleri

A - Önce Amerika’dan, Minnesota Üniversitesinden bir mektup geldi. Başarıyı kutlayan ve ardından çevirmenin orijinal metnini isteyen. Mildred L. Batchelder ödül alan kitaplar için bir kitaplık ve arşiv oluşturmuştu. Bu arşivde yazarların, çevirmenlerin, illüstratörlerin orijinal metinleri, çizimleri korunmakta ve uluslararası ziyaretçilere sunulmaktaydı. Uzun yıllardır binlerce kitaba ve orijinal metin - çeviri - çizime ulaşılmıştı.

Ve G.Ener’den orijinal çeviri metni isteniyordu. G. Ener istenileni copyright ajansı yoluyla yerine getirdi.

B -  İkinci başvuru Detroit - Michigan’dan , Gale Araştırma - İnceleme organizasyonu, "Contemporary Authors : Çağdaş Yazarlar" Bölümünden geldi. Önce başarıyı kutlayıp sonra üç ayda bir çıkarılan ve aynı adı taşıyan kitapta yer almak üzere çevirmenden gönderilen formları doldurması, isterse bir metinle bu sorulara karşılık vermesi rica ediliyordu. G. Ener ikinci yolu seçerek kitapta yer aldı.

C - Üçüncüsü İngiltere’den The International Biographical Center – Cambridge’den geldi. Her yıl yayımlanan “International Authors and Writers: Who’s Who”nun Mayıs/Haziran 1997'de yayınlanacak 15 nci kitabı için G. Ener’den kendisi ve çalışmaları hakkında bilgi isteniyordu. G. Ener istenileni yerine getirdi ve 1997’de Who’s Who da yer aldı.