63 -

İstanbul'a Dönüş


İstanbul’daki sergisi sırasında İstanbul’a dönme kararı almıştı. 92 yılı çoğunlukla bu kararın ilk aşamalarını gerçekleştirme ve daha önce söz verdiği resimleri üretip sahiplerine teslim etmekle geçti.

1970–86 arası yaşanan sürekli gerilim, aşırı yorgunluk, peş peşe sıralanan hastalıklar dizisinin yarattığı tahribat belki onarılacaktı bu süt- liman ülkede. Gerisi Allah kerim. 93’de, iflah olmaz Türkiye tutkusu ve güzel projeler nedeniyle dönüşünden birkaç yıl sonra başlayan endişe, öfke, çaresizlik durumları “sahi nerde kalmıştık?” diyerek her şeyi sil baştan yaptı, üstelik cabasıyla. Her yıl ülkesine gelip gitmişti. Kısa süreye her şeyi sığdırmak telaşı ve özlemin perdelediği gözleri yüzünden olan biteni tam kavrayamadan. 91’de İstanbul’daki sergisi ve ilerde yaşayacağı evi arama gibi bağlantılar süreyi uzatınca, çevresinde olup bitenleri fark etmiş ve üzülmüştü. Türkiye hızla değişiyordu ve bu iyiye doğru bir değişim gibi görünmüyordu. Sergisi sırasında Kemal Özer’le yapılan bir söyleşide izlenimlerini anlatmıştı G. Ener. Yine de varılacak noktayı tam kestirememişti. 1994’te yerel seçimler sonrasında Yazarlar Sendikası’nın olağan dışı toplantısında söz aldı ve endişelerini anlattı, gördüklerine ve incelediklerine dayanarak çözüm önerdi. Aziz Nesin, Oktay Akbal, Erdal Atabek, Osman Şahin, Öner Yağcı, Feyza Hepçilingirler orada olanlardan aklına ilk gelen adlar, belki hatırlarlar. Sabahattin Eyüboğlu grubunun ünlü pazartesi toplantılarını 80’li yıllardan başlayarak üstlenmiş olan Türkan Saylan’ın evinde konuyu açtı. Türkan: “Korkma, bu memleketin sahipleri var” demekle yetindi. O yıllarda anlatı yazıları yazdığı bir ciddi dergiye “İstanbul’un Sahipleri” başlıklı uzun bir yazı yazdı talep üzerine, yazı basılmadı. Telefon edip nedenini sorduğunda “çok bilen-her şeyi bilen” yazı işleri yöneticisi hanım “Polemiğe yol açar diye basmadık” karşılığını verdi. G. Ener: “Açılsa n’olurdu? Dikensiz gül bahçenize kar mı yağardı?” "Aman aman dalgalandırma" düzeniniz mi bozulurdu? Başını kuma gömerek kurtulan deve kuşu var mıdır? demedi. Oturup düşündü: acaba çok mu vesveseliyim? Geçen yıllar bu “vesveseyi” doğruladı ne yazık ki.

64 -

1993 yılında İstanbul’a göçtü.

 17 yaşından beri yakın arkadaşı olan Selçuk Baran’ın Cihangir'deki katına yerleşti, 3 kedisiyle. Kocaman alanlara alışmış kedilerini rahatlatmak için, Sarayburnu’na bakan balkonu kümes teliyle kapatıp – ne olur, ne olmaz, 6. kat- kısa sürede bahçeye dönüştürdü, hanımeli bile sardırdı. Ama kendisi için bir atölye ya da çalışma odası olanağı yoktu. Böylece yaşama odasında, koltuğunda oturarak, kucağındaki duralit üzerinde bir şeyler çizdi, malzemesi resim kağıdı ve yağlı pasteldi. Ya da aynı odanın bir köşesine yerleştirdiği küçük yazı masasında sanat, sanatçılar, kültür üzerine yazılar yazdı, sanat ve kültür dergilerinde yayınlandı.

65 -

İstanbul Kedi Sergisi 1993 - Opera Galerisi


Güner Ener 1991 sergisi sırasında ve daha sonra kaldığı kadim dostu Nur Akarsu’nun bitişik komşularından biri Halit Refiğ idi. Ta 50’li yıllardan beri tanıdığı ve sanat ya da kediler gibi ortak konuları olan Refiğ çiftinin evindeki bir akşam yemeğinde Cihat Burak ve Niyazi Toptoprak yani iki kedi tutkunuyla yer içer,bol bol gülerken ansızın G.Ener’in aklına harika bir şey gelmişti: Neden üçümüz bir kedi sergisi açmayalım? Var mısınız? Evet vardılar. G.Ener en kısa zamanda Taksim’deki Opera Galerisi'yle konuştu, 93 yılı sonbaharı için anlaştılar. Her şey yolundaydı. Ama 93 sonbaharı geldiğinde durum zorlaşmıştı. Cihat bey hastaydı ve çalışamıyordu. İnci Hanım sayıyı üçte tutmaya kararlıydı ve Berna Türemen’le anlaşmıştı. Serginin açılışına 10 gün kala G.Ener Cihat Burak’ı ikna edebildi: “Bu sergi sizsiz olamaz, biz bir trio gibi ortak karar aldık, sizden yeni iş istenmiyor, çok rica ediyorum eskiden çalışılmış kedili gravürlerinizi, yardımcı olacak birileri mutlaka vardır, bir zahmet bassınlar. Biz çerçeveletiriz. Açılışta sizi görebilirsek çok seviniriz. “Açılışta gördüler, sevindiler. Yazık ki Cihat Bey ayakta duramıyordu ama hep gülümsedi. Duvarlardaki 4 büyük gravürü açılışta satıldı. Son sergisi bu oldu. Birkaç ay sonra sevenleri ve Türk resim sanatı bu büyük ustayı yitirdi.

Bu sergide G.Ener resim kağıdına pastel çalışma 10 kadar kedi resmini, ve  "Mavi Gözlü Kedi" ile “Aile” ve “Pıtırcık Bakıyor” u, bir de kibrit kutusu büyüklüğündeki çerçeve içinde hınzır bir sokak kedisini sergiledi. “Mavi Çiçek”,  “Pıtırcık”, "Aile"  satış dışıydı. Diğerleri satıldı. Biri Fatma Artunkal diğeri Dr. İlhan Gökgöl’de. Düzinelerle kapak orjinali gibi, geri kalanların kimlerde olduğu bilinmiyor.

 

Güner Ener

Güner Ener

66 -

Çizmeye-Boyamaya Devam

Daha önceden kararlaştırılmış olduğu için “Kediler” sergisinin açılması kaçınılmazdı. Canını dişine takıp yeterli sayıda resmi yetiştirmişti. Ama, artık sergi açmamaya kararlıydı. Türkiye’deki değişim kafasındaki sergi kavramıyla bağdaşmıyordu.

Koltuğunda oturup kucağındaki duralitin üstünde önce küçük resimler üretti. Kendi keyfi için. Ama elinde hiçbiri kalmadı, kimi ısrar üstüne satıldı, kimi armağan edildi.

  • Durgun Dere: (1994) – 18x15cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Yeşim Selcan
  • Bahar Yamaçlarda: (1994) – 18x15cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Serdar Binzet
  • Sonbahar-Kavaklar: (1994) – 19x23cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Nevin İşlek
  • Sonbahar-Kavaklar: (1994) – 19x23cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Dr. Xenia Celnarova
  • Sonbahar-Kavaklar: (1994) – 19x23cm. Resim kağıdı, yağlı pastel. Bilinmiyor
  • Sonbahar-Kavaklar: (1994) – 19x23cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Bilinmiyor
  • Papatyalar, Kedi, Horoz: (1994) – 10-x15 cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Nevin İşlek
  • Köyüm ve Gelincikler (ya da Ağıt): (1994) – 25x17,5cm Resim kağıdı, yağlı pastel. Dikran Masis

    Güner Ener

     

    Güner Ener

     

    Papatyalar, Kedi, Horoz: (1994) – . Sonbahar-Kavaklar: (1994) –
    10-15 cm Resim kağıdı, yağlı pastel 19x23cm Resim kağıdı, yağlı pastel.
    Nevin İşlek Koll. Nevin İşlek Koll.


Ve kedi portreleri. Her boyda. Artık dar bir alanda üç kedisiyle baş başaydı. Her sokağa çıkışta bolca gördüğü, arka balkondan yiyecek atıp beslediği kimsesizler de cabası. Her an gözünün önündeki modellerdi onlar.
Bir gün 4x4 cm. boyutunda renkli bir resim kağıdına bir tekir kedi portresi çizdi, sanki bir delikten kuşkuyla bakarmış gibi göründüğü hoş bir çerçeveye yerleştirdi. Kopenhag’da geçirdiği eziyetli bir ameliyat sonucu hastanede yatmakta olan kedisever dostu Virginia Allen Jensen’e gönderdi. Virginia beklenmeyen minik çerçeveye çıldırmıştı, başucundaki komodinin üstüne yerleştirmiş ve bakıp bakıp gülüyordu. Yalnızca o değil Danimarka içinden, Norveç’ten, İsveç’ten gelen dostları da. Hepsi talip olmuştu. Virginia G.Ener’den bir dolu minik kedi çizmesini, yazın gelirken getirmesini rica ediyordu. G.Ener 20’den fazla kedi çizdi, sevimli çerçeveler içinden bakan tek, ikili, üçlü pisiler. 1995 yazında yayınevine gittiğinde onu bekleyenler vardı: Minik kedi üreticisi, Batchelder ödülü sahibi Türk’ü karşıladılar, heyecanla seçtiler. İsveç ve Norveç’te olanlar seçimi Virginia’ya bıraktılar “Hangisi olursa tamam” dediler telefonda. Yarım saatte çoğu, bir saatte tamamı satılmıştı. Herkes keyifliydi.

Güner Ener

G.Ener bir iki yıl içinde İstanbul’da yaşamasına olanak olmadığını fark etmişti. 1995’de Ankara’da yeni bir hastalık nedeniyle ameliyat olmuştu. Sağlığı gittikçe bozuluyordu. İstanbul ise kalabalığı, keşmekeşi, curcunası, gürültüsü, hava kirliliğiyle katlanamayacağı, kendini iyice tedirgin eden bir yere dönüşmüştü. Kuzguncuk’ta birkaç yıl önce edindiği ahşap evi satıp, sakin, huzurlu ve doğanın hala var olduğu bir yere göçmek istiyordu. Zaman zaman Anadolu’da bazı yerleri gezdi, yaşam alanı seçmek için. Farklı nedenlerle hiç birinde çözüm bulamadı.
İstanbul’da oturup okumayı, yazıp çizmeyi sürdürdü. En büyük özlemlerinden biri olan, hafta sonlarında eski-yeni dostlarıyla bir arada olmayı, “her pazartesi” den “her ayın ilk pazartesi günü” ne dönüşmüş olan Sabahattin Eyuboğlu grubunun renkli, hoş toplantılarına katılmayı keyifle sürdürdü. “Kahvedan” ın müdavimlerinden biri oldu. Ve sağlığı hızla bozulmayı sürdürüyordu bu arada.

 

 

 

 

 

Güner Ener

 

Güner Ener

 


1998 yazı - Tahtakuşlar Köyü, Güner Ener, Müşerref Hekimoğlu, Sıdıka Su.

Sıdıka Su Güner Ener'i dinlenmek üzere Ören-Aydınlar Köyü'ndeki yazlık evine götürdü. Yakınlarında oturan Müşerref Hekimoğlu'yla çok güzel geziler oluşturdular, birlikte akşam yemekleri yediler. Ne güzel anılardı. G.Ener çok sevdiği dostu Sıdıka Su'yu yitirdiğinde bedeninden bir parça yitirmiş gibi oldu.

Bıcırık 1995 - Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

İlk Kedim (1996) Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

İlk Kedim (2) (1996)  Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener Portreleri

(Unicef Karma Sergisi - Ürün Galerisi)

BİB (1997) Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

İpek (1998) - Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

1998'de çizilip 2007de boyandı
Karakafa (1999) - Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Vazoda Foxglowlar (1999) - Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

67 -

Eskişehir'e Göçmeye Karar ve Göç

Eski dostu Güngör Dilmen’in önerisiyle, onunla birlikte Eskişehir’e gitti. Bu çağdaş çizgiyi yakalamaya çalışan, kalabalık ve gürültülü olmayan –sokakları dolduran binlerce üniversite öğrencisine karşın- aydını bol olan, sakin, yumuşak başlı, dost tavırlı, tok gözlü yerlilerin çoğunlukta olduğu, yeşili bol kenti sevdi. Birkaç gün kaldı, döndü. Sonra yine geldi. Birkaç ziyaretten sonra taşınmaya karar verdi. (1999)
Bu gidip gelmelerde dostlar edindi üniversite çevresinden. Çok eski bir arkadaşının katkısıyla projesinin oluşması için ilk adım da atıldı. Yazık ki gerçekleşmesi yıllar aldı. Gide-gele İstanbul-Eskişehir yolunu ezberledi.

68 -

2001 Sonunda Eskişehir

Atayurt Koleji ve Anadolu Meslek Lisesinin ortak yürüttükleri bir programın parçası olarak “ Çocuk ve Kitap-Okuma Alışkanlığı” konulu bir konuşma yapmak üzere davet edildi. Hava bozmuş, kar yolları kapattığı için tren-otobüs seferleri durdurulmuştu. Konuşma ertelendi, yollar açılınca gitti, en kısa zamanda yapılması gereken önemli ameliyatını erteleyerek. Yollar açılmıştı ama şehir içinde kar diz boyuydu. Yine de Meslek Lisesi’nin konferans salonu veliler ve öğretmenlerle dolmuştu. Yer yer kahkahalarla kesilen uzun bir konuşma – üstelik ayakta dikilerek sürdürdüğü-  ve bitmeyen alkışlar. Ertesi gün Atayurt Kolejinde G.Ener’in Kel Kız adlı kitabının imza günü. İstanbul’dayken çeşitli yayınevine telefon edip başka yazarların kitaplarının da gönderilmesini sağlamıştı. Yaşamlarındaki bir “ilk” in heyecanıyla kıpır kıpır sıralanmış öğrenciler kısa sürede birkaç yüz tane Kel Kız’ı tüketmişlerdi. Bazıları ağlamaya başlayınca öğretmenleri G.Ener’den öbür kitapları imzalamasını rica ettiler. Yapılacak başka şey yoktu, kolları sıvadı. Seza Aksoy adına imzalarken hiç zorlanmıyordu ama H.Christian Andersen adına olunca biraz tedirgin oluyordu, “adına” yı ne kadar vurgulasa da çocukların keyfi yerindeydi, kendi adlarına imzalanmış bir kitapları oluyordu ilk kez.
İstanbul’a dönüp hazırlandı ve Ankara’nın yolunu tutup hastaneye gitti yattı. Sarpa sarmış bir kanser ameliyatı, her şey yolunda giderse üç hafta sonra çıkabilecekti. Bir ay sonra gelip üç dört gün kalacaktı, ertesi ay yine, sonra yine, sürüp gidecekti. Odasının penceresine dadandırdığı güvercinler onu her görüşlerinde sevineceklerdi. Ziyarete gelen arkadaşları binaya dışarıdan bakınca onun odasını şıp diye ayırt edeceklerdi. Ve sırt üstü yatıp bol bol kitap okuyacaktı, hemşireleri, hastabakıcıları kahkahadan kırıp geçirecekti, onlar da G.Ener’i çocuk gibi şımartıp el üstünde tutacaklardı. Ölüm mü? O her yerde, her zaman olabilir, abartmanın gereği yok, evhamın da. Hem yapacak çok işim var.


Göç olayı ağır-aksak gerçekleşti

Dostlarında yıllardır emanet olarak duran eşyaların bir bölümü ameliyattan önce Eskişehir'deki bir depoya taşınmıştı, 2002 Ocak ayındaki belalı ameliyattan önce yani. 2002 Kasımına kadar otura-kalka-dinlene geri kalanları da toparladı ve Eskişehir’e, kiralık bir eve göçtü. Yaşamayı düşlediği mekan bir türlü bitirilmiyordu. Belkemiğine sinir sıkışması sonucu Aralık ayından beri yürümek, yatmak v.b. zorlaşmıştı, neredeyse olanaksızdı. Nisan ayında yürümeye başlayınca evinin bitirilmesi işini devraldı. Dört duvar olarak.
İnsan gibi insanların, dostların elele verip işleri yüklenmesi ve gece-gündüz çalışmasıyla ev bitti.  G.Ener geceleri dinlenip gün boyu yanlarında eşlik etmişti aylarca. Haziranda taşınma-yerleşme olayı ağır aksak yürüdü. Ve sonunda, son yıllarını yaşayacağı yere yerleşebildi. Artık tek kedisi kalmıştı; Miçiko.
10 yıldan sonra yine bir atölyesi olmuştu.

İpek 1998-2004 Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

Biraz dinlenince keyifle tamamladığı ilk resim.

Bahçedekiler ya da Kediler (1971-2004) Sanatçı Koll.

Güner Ener

Ayvalar (2004) Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Yoğurtçu - Şubat, 1970 - 2007 Sanatçı Kolleksiyonu

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

 

Güner Ener

Miçiko (2007- .....)

Güner Ener

Birkaç şey daha çizip  bıraktı Felek aman verirse birgün onları da tamamlar.

69 -

Olmazsa olmaz: Bahçe

2003 Nisan’dan bu yana en yoğun ve sürekli uğraşı, iki sokağın kesiştiği bir köşede konumlanan evin yaklaşık 250 m2 lik ve L biçimindeki bahçesiydi. Yozlaşmış, bazıları tümden kurumuş meyve ağaçları, bakımsız – sünepe ağaçcıklar, yaban bitkileri, peşin ödeme yapıldığı için iki buçuk yıl savsaklanan inşaatın döküntüleri, yapımcıların kira karşılığında o süre boyunca önce harap müştemilatta sonra iskelet halindeki yapıda barındırdığı serserilerin her yana dağılmış, akıl almaz pisliği.

Bu iğrenç çöplüğü güzel, göz okşayan, huzur veren bir bahçeye dönüştürmek için kolları sıvadı. Pis ve yorgun toprağı boşalttırdı, taşıttı. Yerine dağ eteklerinden getirttiği iki kamyon taptaze toprağı yaydırdı. Ağaçlar budanıp ilaçlandı, kuruyanlar söküldü. 10 tane yeni ağaç  dikildi. Sonra çeşitli sarmaşıklar, gül fidanları, lale soğanları, fideler, tohumlar. Elbette ağır işlerde yardımcıları vardı. Ama  Safranbolu'da yapılıp getirilen demir parmaklıklar, iki kapı, yuvarlak kubbeli kuş kafesi kameriye, bir süre sonra oluşturulan ahşap damlı, kare bilezikli kuyu ve tüm yürüme yollarının, çiçek tarhlarının, kompost yani çürümüş yaprak gübre oluşturmakta kullanılan geçmeli, ahşap kutuların dizaynı onun elinden çıktı. Tohumların, fidelerin, fidanların dikilip yetiştirilmesi, budanması, mevsim başı-sonu bakımları, bazen yapılması kaçınılmaz olan değişiklikler, her yıl, altı ay boyunca üç günde bir sulama. Bütün bu kesintisiz  uğraş 1935 doğumlu, yarım düzine tehlikeli hastalığı bedeninde barındıran G.Ener’e aittir. Otura-dinlene ama keyifle yürütür bu uğraşı.

70-

Beşinci Yıl Zaferi

2002’den beri her üç ayda bir kontrole gidip yattığı hastanenin cerrahi bölümünde – ki orada 1989, 1995, 2002 de üç belalı ameliyat geçirmişti- beş yıllık en tehlikeli süreyi doldurup altıncı yıla girdiğinde (2007) profesöründen hasta bakıcısına kadar tüm görevliler çığlık atmak, boynuna sarılmak, işaret parmaklarını büküp ahşap masaları, kapıları tıklatmak gibi çılgınca bir kutlamayı yaşamışlardı. Hep sözünü ettiği bahçesinin ve bahçeye sığınmış, sevgiyle bakılan kedilerinin, evin arkasındaki onarılıp kedi barınağına dönüştürülmüş müştemilatın fotoğraflarını görünce şaşkınlığa garkolmuşlardı: Bütün bunlarla siz mi uğraşıyorsunuz?’ “Elbette ben, yardımcım yok ki, arada bir evi temizlemeye gelenden başka”

Aralarından biri “Belki bütün bunlar size direnme gücü veriyor, yaşam sevinci, pozitif enerji veriyor” dedi. Öbürleri onayladı. G.Ener “Yalnızca bunlar değil, çocuklar ve gençler de başka bir ilgi alanım” diye tamamladı. Yazık ki her yönden olanakları kısıtlıydı. Bütün bu uğraş bir şeylerin iyiye, güzele, doğru olana yöneldiğini görmek, somutlaştırmak demekti. Ona yaşama isteği, gücü veriyordu hepsi.
Ah bir de gazete okumasa, TV seyretmeseydi!

71 -

Gençlerle İletişim

2004 yılı Nisan'ında, Ankara Hacettepe Üniversitesi'nden Pamukkale Üniversitesi'ne geçmiş, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Başkanı Prof.Sevinç Özer G.Ener'i bir konuşma yapmak üzere üniversiteye davet etmişti. O zamana dek hiç karşılaşmamışlardı Sevinç Hanım'la. Adam-Öykü Dergisi'nde yayınlanan (Mayıs 2001) yazısından sonra G.Ener Sevinç Hanım'ı aramış ve zaman zaman telefonda sohbet etmişlerdi.

Prof.Dr.Sevinç Özer:

TÜRK ÖYKÜSÜNDE "KADINLIK DURUMU" ve ÖNCÜ, ASİ KADINLAR: GÜNER ENER, SEVGİ SOYSAL, ASLI ERDOĞAN

Adam-Öykü Dergisi Mayıs 2001

"Kadınlık durumu"nu bir "düzen sorunu" olarak gören (benim inceleme fırsatını bulduğum) üç kadın yazar var: Güner Ener, Sevgi Soysal ve onların mirasçısı olarak gördüğüm Aslı Erdoğan. Bu yazarlar düzeni eleştirmek için kadınlık durumunu bir metafor olarak kullanıyorlar ve alabildiğine sert bir düzen eleştirisi yapıyorlar. Her üçü de taklitçi bir biçimde değil fakat gerçekten radikal yazarlar... Çünkü bırakın feminist olmayı, kadın olarak kadınlar için yazmak bile çok kaygan bir zemin: Nörotik erkek düşmanlığı ve cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil değerlere bilinçsizce saldırı ve bilinçsizce teslimiyet, kadın yaşamını reformize etme fantazilerini yazarken bilinçaltında benimsenmiş ve özümsenmiş ve bu yüzden de olmadık yer ve zamanlarda su yüzüne çıkan erkek söylemi ve dili; tatlı/zarif kadından birden öfkeden gözü dönmüş deli-kadın arasında yaşanan gelgitler, psikolojik ikilemler, okuyucusunun bilincini açmaktan çok köreltecek duygulanmalar ve aldanışlar, aşk ve cinsellik konusundaki cehalet ve tutuculuğun yol açtığı sığlık yüzünden konulan yanlış teşhisler...birçok kadın yazarı bulunmaları gereken çağdaş çizginin hep berisine hapsediyor ve yazdıklarını önemsizleştiriyor.

Kadınlık durumu nedir?

Yalnızca kadını erkekten ayıran biyolojik farklılıkların (menstruasyon, doğurganlık, emzirme v.s) ortaya çıkardığı duyarlılıklar ve farklı bakış açısı değil, fakat aynı zamanda erkek egemen bir toplumda var olan toplumsal ve ekonomik faktörlerin yarattığı kadın-karşıtı söylem ve değerler ile bunların kadın üzerindeki psikolojik sonuçları ve yaptırımları kısaca "kadınlık durumu" dediğimiz biraz trajedi, biraz da komedi ile renklendirilmiş bir kültürel alt kategoriyi yaratmaktadır .

1960’ların sonlarında ortaya çıkan feminist eleştiri kadın sorunlarını çeşitli edebiyat biçimlerinde (öncelikle roman, öykü, tiyatroda) yorumlamak ve erkek egemen (phallocentrıc) ideolojinin yarattığı ataerkil tavır ve değerleri açığa çıkarmak, sorgulamak, eleştirmek ve değiştirmek için üretilmeye başlandı. Cinsel kutuplaşmada baskın tarafın, erkek tarafının kadınlara dikte ettirdiği, yansıttığı betimsel (representational) kadın imgeleri tartışmaya açıldı. Kadın ve erkek yazarların yarattığı cinsiyet nosyonları sergilendi.

Bu polemikler sonunda edebiyatı da aşarak siyasal konulara taşındı: Kadının baskı gördüğü, sömürüldüğü, haksızlığa uğratıldığı, sosyoekonomik statüsünün en gelişmiş toplumlarda bile erkeğin çok gerisinde kaldığı görülünce yeni politikalar üretme gereği ortaya çıktı. Bu nedenle feminist eleştiri pek çok batılı ülkede çok önemli bir işlevi yerine getirdi: Edebiyatın sağladığı veriler ışığında toplumsal yaşam yeniden gözden geçirildi. Üstü kapalı ve bir o kadar da karmaşık bir ırkçılık biçimi olan kadının aşağılanması su yüzüne çıktı. Bu konuda Kate Millett, Germaine Greer, Schlamith Firestone, Betty Friedan, Elaine Showalter gibi isimler ilk kuramsal örnekleri ve unutulmaz yapıtları ortaya koydular. Mary Wollstonecraft'in Kadın Haklarının Bir Savunması (1792) ve Margaret Fuller’in 19.Yüzyılda Kadın (1845) adlı ünlü denemeleriyle başlattıkları çabaları sürdürdüler.

Feminist eleştiri ne yazık ki böyle canlı ve coşkulu (yani özgün) bir biçimde Türkiye’ye ulaşamadı. Fakat feminist edebiyat ulaştı. Sevgi Soysal’ın 1968’de ilk baskısı yapılan Tante Rosa adlı öyküler kitabı "kadınlık durumu" üzerine inanılmaz ironiler ve çarpıcı gerçeklerle dolu özgün bir çalışmaydı. Sevgi Soysal daha sonra yazdığı roman ve öyküleriyle bu konunun ideologlarından biri olduğunu kanıtladı (ve tabii eylemcisi de oldu).

Ancak kadınlık durumunun ilk eleştirisi ve Tante Rosa’dan daha sert ve radikal bir yorumu (belki de Soysal kaleme sarılmadan önce) Güner Ener’in 1959-1965 yılları arasında yazdığı öyküleri içeren ve ilk baskısı 1969’da yapılan Eylül Yorgunu adlı kitabında yapılmıştı. (Ben Güner Ener’i ne yazık ki İmge Kitabevinin 2000 yılında yaptığı ikinci basımında tanıyabildim.) Ener bu kitabında cinsel tabuları yıkıyor. "Dikine Eğri" (1959); çocukluk eğitimini eleştiriyor, "Bir Mektup Yazdım Dört Ucu kara" (1960); kadın olarak toplumla çatışıyor ve aşkı sorguluyor, "İyi misiniz?" (1960); ataerkil kültürün bunalımlı, intihar eğilimli kadın kurbanlarını gözlüyor, "Elgin" (1961) baba-kız, anne-kız ilişkisini biraz da Freudian bir bakış açısıyla sorguluyor, "Tuzluçayır" (1962); metaforik anlamda kadın olmanın dehşeti ve toplumsal damgasından (stigma) bahsediyor, "Üçüncü Kişi, Tekil" (1963); olağanüstü bir iç monologla düzen eleştirisi yapıyor, "Bozuk Düzenden" (1963); Edgar Allan Poe’nun "Tell-Tale Heart" öyküsü tipinde bir sanal (kadın) suçludan bahsediyor, "Başarısız Suçlu" (1964); tükenmiş kadın psikolojisinin yol açtığı intiharlardan, "Eylül Yorgunu" (1965) ve kadın ölümünden "Kırkbirinci Gün" (1965) bahsediyor.

Güner Ener ve Sevgi Soysal yan yana getirildiklerinde edebiyatımızın iki öncü-asi kadınının portresiyle karşılaşıyoruz. Aynı konuları farklı vurgular ve doğru saptamalarla yapan iki kadın... Ataerkil düzene, onun kadın tanımına, kadını yok sayan değerlerine meydan okuyan iki kadın. Sevgi Soysal Tante Rosa’da kadınlık durumunu şiirsel (ama trajikomik bir biçimde) başlarda şöyle anlatıyor:

"Bir kartopu uçup Tante Rosa’nın camını kırdı. İçeriye ayaz doldu, kar doldu, kiliseden dönen kocasının varlığı doldu, çocuk emeceği kadar emmişti, memede uyudu. Tante rose memesiyle camdaki deliği doldurdu, ayaz memesini ısırdı, kiliseden dönen kadınlar şapkalarını çıkarıp yüzlerine tuttular ve yan gözle Tante Rosa’nın kocasına baktılar. Tante Rosa’nın kocası hiçbir şey duymadı, evdeki kaz kızartmasını düşünüyordu, her Pazar sabahı yenen kaz kızartmasını ve elma pastasını, sıcak kahveyi.

Sonra birinci çocuk ağladı, ikinci çocuk ağladı, bebek ağladı. Tante Rosa göğsünü ilikledi, yerleri süpürerek sahanlıkta yürüdü, tahta merdivenler gıcırdadılar...

Bir mektup bıraktı Tante Rose arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı...(ss.20-22)

Güner Ener ise "Eylül Yorgunu"nda daha öfkeli (daha yıkıcı) bir tavırla yazmaktaydı;

Demek ki neymiş; kız beşiğe, çeyiz sandığaymış. Üstelik sizin namus kavramınız da nane ruhu denli uçtum-kaçtım bir şeymiş. Amanın sıkı tutun. Özellikle bekâretleri. Kendinizin, kızınızın, kardeşinizin, komşunuzun, eşin dostun, hısım akrabanın. "Aa onun namusu bize düşer". Size bok yemek düşer aslında...

"Bozuk Düzenden" (s. 62)

Sevgi Soysal genç yaşta öldü. Güner Ener ise kırıldı ve tek kitapta kalmaya karar verip asıl mesleği olan resme döndü; ülkeyi de terk etti. Ener ve Soysal özgünlükleri, dinamik anlatımları, keskin gözlemleri ve doğru saptamalarıyla kadın edebiyatımızı yerellikten kurtarıp evrensel boyutlara taşıyabildiler. Sevgi Soysal kadınlara bütün başarısızlıklarına aldırmayıp kendi kendilerini sevmelerini söylüyor ve bir dayanışma (siyasal implikasyonları olan bir dayanışma, bir sisterhood) öneriyordu. Güner Ener ise toplumsal yargılara boş verip topluma diklenip tam bir birey gibi yaşamayı.

Ülkemizde Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın ilk örneklerini oluşturduğu bir siyasallaşmış kızkardeşlik (sisterhood) projesinin gerisinde bütün kültürler ve ırklar düzeyinde başlıca şu varsayımların bulunabileceğini son araştırmalar göstermiştir:

1. Cinsiyet (Gender) baskının başlıca kaynağıdır ve bütün baskı biçimleri için model oluşturur.

2. Baskı iki uçludur: boyun eğmişlik ya da erkek egemen kültürden dışlanmışlık kuşatılmış kadınlık durumu içinde yer almak için yeterlidir. Bu nedenle bu kategorilere giren erkeklerin de kadınların durumundan farkı yoktur.

3. Yalnızca bir grubun, kültüre, ırka, sınıfa, eğitime, mesleğe ya da herhangi başka bir kritere göre dernekleşmesi, farklılıkları dışlayan ethnocentric ve seçkinci bir baskı gurubu oluşturabilir. Dayanışma dernekleşme değildir.

4. Belli kriterlere dayalı kadın kültürü ya da alanı yoktur. Egemen kültürün tanımladığı cinsiyet alanları vardır ve bunlar ekonomik, politik ve toplumsal olarak baskın gruplar tarafından belirlenir. (Dolayısıyla kurbanlar hem kadınlar hem de erkekler arasından çıkabilir.)

Daha kadın duyarlılığına bile sahip çıkmaktan çekinen, Erendüz Atasü’nün bir gazete yazısında belirttiği gibi, "kadın kimliklerini geri çeken" kadın yazarların bulunduğu ülkemizde, son araştırmalarla varılan sonuçlar Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın yaptıkları saptamaların doğruluğunu bir kez daha ortaya koydu: Kadınlık sorunuyla başlayan baskı ve sömürü, düzen sorununun en önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Güner Ener ve Soysal bu nedenle kadınlık sorununu yerellikten kurtarmayı, "öteki" grupları da kucaklamayı hedefliyorlardı. Güner Ener’in "Dikine Eğri" öyküsünde (ki Aralık 1959’da yazılmıştı) anlatıcı-kadın kahramanın sokakta konuştuğu bir kambur adamla gidip yatması onun kadın olarak, her çeşit ritüelden ve egemen kültürün erkek estetiği konusundaki dayatmalarından arınma çabasıdır.

Aslı Erdoğan, Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın başlattığı zincirin son halkasını oluşturuyor. Özgürleşebilen, dolayısıyla yerellikten kurtulabilen bir kadın yazar, Aslı Erdoğan. Kendisinden önce gelen yazarlar gibi Erdoğan’ın öyküleri de öncelikle kadının yerini sorgulayan bir başkaldırı, düzen eleştirisi, simge ve metaforlardan yola çıkarak çözümlemel ere ulaşan bir mitleştirme (dolayısıyla unutturmama) çabası. Güner Ener’in "Üçüncü Kişi, Tekil" öyküsündeki "göğsüne köküne kadar gömülmüş kara saplı bir bıçakla" ortalarda dolaşıp çevreye korku salan kadın, Aslı Erdoğan’ın "Yitik Gözün Boşluğunda" adlı öyküsünde tek gözü ameliyatla alınmış, göz boşluğu sürekli kan-irin karışımı kanayan ve çevresine aynı korkuyu salan kadın olarak karşımıza çıkıyor. "Kadınlık durumu"nun bu morbid metaforlarla bundan daha etkileyici modernist bir yorumunu bulmak güç. Aslı Erdoğan bir hapsedilmişlik duygusunu da kolayca yaşatıyor okuyucuya.

"Tek gözlü bir kadın hayaletten bile daha korkutucu. İnsanların yüzümü görünce kapıldıkları dehşetten, ansızın iri iri açılan gözlerden, kaçırılan bakışlardan, korku ve tiksintiyle çarpılan ağızlardan bıktığım için gündüzleri olabildiğince az dışarı çıkıyorum." (s. 39)

İşte Aslı Erdoğan’ı Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın mirasçısı yapan bu özgün yaklaşımı, onlarla paylaştığı "kadınlık durumundan" yola çıkan düzen eleştirisi. Şuna inanıyorum ki, Aslı Erdoğan’ın aynı öyküde yazdığı şu satırlara her iki yazar da imzalarını atabilirler ve bir "sisterhood" zincirini güçlendirebilirlerdi:

Cenevre’deki ilk gecelerimde, sokaklarda, diskolarda, barlarda sevgilileriyle sarmaş dolaş yürüyen, dans eden, öpüşen, kahkahalar atan on üç- on dört yaşındaki kızları görünce içim cız ederdi. İlk gençlik yıllarımı benden çalmıştı Türkiye ve onları başka hiçbir ülke geri veremezdi. Zamanla içimi acıtanın bu kızların özgürlüklerinden de öte mutlulukları olduğunu anladım. Genç ve umut yüklü bakışlarla seyrediyorlardı dünyayı; yanlarındaki delikanlılar onları sevgiyle, hayranlıkla, tutkuyla kucaklıyordu; hiç tokat yememişler ve büyük olasılıkla bir ömür boyu yemeyeceklerdi. Doğup büyüdükleri topraklar gelişip serpilmelerini, gerçek boylarına erişmelerini, mevsimi geldiğinde çiçek açmalarını sağlayacaktı. Daha şimdiden küçük birer Tanrıçaydı hepsi. Ülkemdeki erkekler kadınlara böyle bakmıyor, böyle davranmıyordu. O yaşlardaki ilk ilişkilerimden aklımda kalan "ne koparsan kârdır" türünden bir cinsellik, nedenini bir türlü çözemediğim aşağılanmalar, karşımda beliren zorbalar, timsahlar, cadı yakma törenleri, orospu yaftalarıydı.

Avrupa’nın orta yerinde bile Ortadoğulu kadınları bir bakışta ayırt edebilirim. Hepimizin gözlerinde derin bir korku ve hüzün var. Özgüvenimizi hiçbir zaman kazanamamışız, gururumuz Rasputin gibi yaralarla dolu..." (ss.14-15)

Aslı Erdoğan aydın kadın, düşünen kadın, cinselliğini yaşayabilen kadın olmanın Türkiye’de ödenmesi gereken bedelinden bahsetmektedir. Söylediklerinde de doğrusu hiç abartı yoktur ve sanki Sevgi Soysal’ın çektiklerini, ölümünü; Güner Ener’in hırpalanması, yabancılaşması ve kendini yolladığı sürgünü anımsatmaktadır bize. Aslı Erdoğan’ın devraldığı bayrağı uzun yıllar taşıması (sonunun kötü olmaması) ve emin ellere teslim etmesi dileğiyle.


72 - Gençlerle buluşma

Güner EnerG.Ener Nisan ayı ortasında Denizli'ye doğru yola çıktı. Saat 22:00'de otobüsten indiğinde Prof.S.Özer ve iki doçent arkadaşı tarafından karşılandı. Sevinç hanımın evinde hemen bir toplantı yapıldı; ertesi günkü konuşmanın özünü, biçimini, sınırlarını saptamak üzere. Konuşma süresi bir saat olmalıydı. G.Ener'in elinde sayfalar tutan bölüm başlıkları listesi vardı, yani bir saat yetersizdi. Sevinç hanım "Son gelen konuğumuz (...) konuşmasının ilk onbeş dakikasından sonra amfinin yavaş yavaş boşalmasını izledi, biz çok mahcup olduk. Şimdiki gençler çabuk sıkılıyor, sabırsızlanıyor ve kurallara aldırmıyor, ödün vermiyor. Sizi üzmelerini istemeyiz." dedi.

G.Ener gülümseyerek "Sorumluluğu bana bırakın. Genellikle iletişimim iyidir gençlerle. Gelişmeyi ben de merak ediyorum, iyi yürümezse ona göre davranır, sonra da gidip kahvelerimizi içeriz." dedi. Günlerce öncesinden Sevinç hanımın yayınevinden getirttiği birkaç yüz kitap tükenmek üzereydi. Saat 02:00'ye kadar hangi fotoların gösterileceği, bölüm başlıkları, v.b tartışıldı.

Ertesi gün saat 14:00'e doğru amfiye vardıklarında salonun dörtte üçü dolmuştu. Yerel TV kanallarından ve basından kameraman, fotoğrafçı ve muhabirler kürsüyü çevrelemişti. İlk sıralarda hocalar oturuyordu. Kısa sürede arkalar doldu, Merdiven basamakları da.

Önce Işık Yenersu'nun o benzersiz sesi ile yaşama kavuşturduğu bir G.Ener öyküsü , sonra kürsüye çıkan Prof.Özer'in açılış konuşması ve kürsüde yerini alan Güner Ener'in okuduğu, birkaç gün önce bir gazetede yayınlanmış, Mine Kırıkkanat'ın sonsuzluğa yeni uğurlanan avukat Şafak Kobaş için yazdığı ağıt gibi bir makale. Yani başını hep dik tutan yürekli kadınlardan örnek verilerek oturuma başlandı.

G.Ener doğumundan başlayarak çocukluğunu, ilk gençliğini, ilk aşkını, eğitim sürecini, birtakım kavramlara açıklık getirmek, örneklemek üzere anlattı. Yeni-yetme döneminden beri tanıdığı yazar-çizer takımının en ünlülerinin ilginç öykülerini, ressam ve yazar olarak girdiği sanatçı dünyasından çeşitli kişilerle yaşadığı ya da izlediği komik ya da acı olayları, bazı anektodları nakletmeye koyuldu.

Kürsüde, sağ yanında oturup projeksiyonu yöneten doçent bey bir ara önüne minik bir kağıt sürdü, üstünde "120 dakika oldu" yazılıydı. Ve herkes hala ilgiyle izliyordu.

- Konuşmanın başlamasından on-onbeş dakika sonra amfiyi sessizce terkeden bir öğrenci gurubu hemen dönmüş, yerlerine oturmuşlardı. Daha sonra öğrendiğine göre bu gençler Fen bölümü öğrencileriydi. Hocaları da hala ön sırada oturan bu gençler pürtelaş imza verip amfideki yerlerine koşmuşlardı. -

Konuşma başladığından beri salon zaman zaman kahkahalarla sarsılıyor, zaman zaman hüzünlü bir sessizliğe gömülüyordu. Ya da çoşkulu bir alkış sağanağıyla konuşma bölünüyordu.

Doçent beye dönüp gülümsedi ve konuşmasını sürdürdü G.Ener. Bir ara saatine baktı ve "Belki farkında değiliz, ama üç saat geçti ben konuşmaya başlayalı. Sizler de ben de yorulduk. Şimdi izninizle bitiriyorum. Sizlere teşekkür ediyor, en iyi dileklerimi iletiyorum." dedi.

Ve salon yerinden oynadı, ayakta alkış sürüyordu. Sonunda Prof. Özer "Çocuklar, kitaplarınızı imzalatabilirsiniz" deyince bir ucu en arka sıradan başlayan upuzun bir kuyruk oluştu. Tek tek adları sorularak, bazan takılarak, şakalaşarak zaman aktı, bir kez daha.

Aralarından piyanist olduğunu ve ilk konserinde mutlaka G.Ener'i beklediğini belirten bir genç kız bir kağıt peçeteye yazdığı şiiri uzattı: "Lütfen bunu kabul eder misiniz? Sizi dinlerken, sizin için yazdım, yanımda kağıt yoktu, bağışlayın." dedi. G. Ener şiiri hızla okudu, genç kıza teşekkür etti. "Ben de sizi yaşamımın sonuna kadar hatırlayacağım" dedi.

Güner Ener

Kuyruk bittiğinde G.Ener'in de pili bitmişti. Tam o sırada bir hoca yaklaşıp "Dekan sizi odasında bekliyor, lütfen beni izler misiniz?" dedi. Dekan bey odasında teşekkür edip hazırladığı armağanları sundu: Denizli üretimini içeren bir paket, bir de harika çiçek buketi, üstüne de güzel bir kahve. - Amfide de bir sürü buket verilmiş, bir kısmını Prof.Sevinç Özer"e devretmiş, geri kalanını misafirhanedeki odasına göndermişti. - Dekan bey, ayrılacağı sırada, ricasını iletti - ya da ikramını - G.Ener'e. "Lütfen bu gece dönmeyin, konuğumuz olun, sınır koymuyoruz süresine siz karar verin. Sizi aramızda görmek hepimizi mutlu eder" dedi. G.Ener birkaç gün kaldı, farklı küçük guruplarla gece gündüz dolaştı, harika şeyler gördü, güzel insanlarla birlikte oldu. Öğrencilerle konuştu. Ardında güzel dostlar bırakarak ve dağarcığında çok güzel anılar ve dostluklar taşıyarak döndü.

73 -

Görseller

2005 yılında Anadolu Üniversitesi Sinema-TV bölümü öğretmenlerinden İlknur Ulutak G.Ener'le ilgili bir film çekti. Üniversitenin TV kanalından günde üç kez gösterilerek yayınlandı, uzun süre.

Yine aynı bölümün öğretmenlerinden Serap Öztürk G.Ener'in  yazar yanını vurgulayarak ikinci filmi yaptı ve aynı biçimde yayına konuldu. Altı ayda bir bu iki film bir ay süre ile tekrarlandı durdu. Eskişehir'de sokakta, dükkanlarda G.Ener tanınır oldu.

Derken 2007 yılında hayvanları korumayla ilgili bir dizi çekim yapan Serap Hoca'nın aklına yine G.Ener geldi ve bir çekim daha yapıldı. Bu program da tekrar tekrar gösterildi. Bazı dostlar seyrederken "Bu film her gün ders olarak gösterilmeli" dediler. Hatta DVD'sini seyreden İstanbul'daki aydın dostlarda benzer şeyler söylediler.

Niye olmasın ? Batının uygar ülkelerinde anaokullarında ve ilkokullarda "Hayvan Sevgisi ve Koruması"  dersi var.

74 -

Yorgunluk

Gençlerle konuşmak güzeldi, üstelik yararlı da olabilirdi, umut taşıyorsa, yeni açılar getiriyorsa. Bu yüzden gençlerle konuşmak, onlara bazı şeyleri farklı açıdan anlatmak üzere birkaç yere davet edildi G.Ener. Zevkle yerine getirdi. Gençlerin çoşkulu tepkilerini izlemek de ayrı bir keyifti.

Ama uzun yolculuklara artık katlanamadığı için bazılarını geri çevirmek zorunluğunda kaldı. Üzülerek.

Prof.Sevinç Özer'in yıllardır yılmadan usanmadan tekrarladığı davetlerinden güzel bir örnek:

Güner Ener


Sevgili Güner Ener,
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü öğrencilerine bir konuşma yapmak üzere sizi davet ettiğimde açıkcası siz Denizli'den ayrılırken yaptığımız konuşma aklımdaydı. Bana başka bir üniversiteye geçersem de her zaman davetimi kabul edeceğiniz konusunda söz vermiştiniz. Ben Pamukkale Üniversitesi'nden ayrıldım, Onsekiz Mart Üniversitesi'ne geçtim ve sizi yine davet ediyorum.
Ancak sağlık sorunlarınız olduğunu ve ne yazık ki Çanakkale yolunu göze alamayacağınızı söylüyorsunuz. Demek artık öykülerini yazdığınız kadınlar gibi siz de bir "Eylül Yorgunu"sunuz.

Ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz. Size acil şifalar diliyorum.

Bölüm olarak sizi karşılamaya geldiğimde Denizli otagarında otobüsten ışıltılı bir kadının indiğini anımsıyorum. Gri, lacivert ve yeşil pırıltıların yanıp söndüğü kocaman gözler, dalgalı kırlaşmış saçlar, enerjik bir "Bavulum nerede" telaşı... Hepimiz size bakakalmıştık. Öylesine güzel bir kadındınız ki bir dönem yazar, çizer, yaratıcı, bohem erkek dünyasındaki herkesin size bizim baktığımız gibi bakakaldığını, onunla yetinmeyip arkanıza düştüklerini, bazılarının sizi tavlayabilmek için neler de neler çevirdiklerini o güzelim lojman geceleri sohbetlerimizde duymak bizi hiç şaşırtmadı...

Ne muhteşem öyküler anlattınız bize ve öğrencilerimize..."Kadın ve Aydın Olarak Yazar" başlıklı bir konuşma istemiştik sizden. Amacımız bir dönemin panoramasını vermekti; kadınıyla erkeğiyle geniş bir aydın kolonisine sizin yaşam öykünüzden görüp bakmaktı... Sizi uyarmıştım: "Bu Pamukkale öğrencileri Hacettepe öğrencilerine hiç benzemiyorlar, konuşmanın en dramatik noktasında pat, pat, pat dışarı çıkıyorlar, saygısızlıklarını hiç saklamıyorlar, onun için fazla uzatmayın, salon birden boşalıverir, ona göre tedbirli olun" demiştim.

Her zamanki başına buyruk halinizle hiç umursamayıp "Bana bırakın" deyip geçmiştiniz mikrofona. Doğumunuzdan girmiştiniz lafa ve biz sizi dinlemeye gelen kimyacı dekanımızın yanında huzursuz huzursuz kıpırdanmıştık eyvahlanarak... Ama o ne sahne hakimiyetiydi sizinkisi... Salkım saçak oturan öğrenciler hiç kıpırdamadan altmış dakika değil, yüzyirmi dakika değil, tam üç saat sizi dinlediler o gün... Mucize gibi bir şeydi: imza atmak zorunda olan fen bilimleri öğrencileri çıkıp geri döndüler, konuşmanız alkışlarla yer yer kesildi ve siz konuşmanızı bitirene kadar yerlerine mıhlanıp kaldılar...

Sözünü hiç esirgemeyen bir aydın-muhalif, özgürlüğüne düşkün bir kadın sanatçı, ülkesini seven bir yazar - hepsini birden bir kadının beyninde ve vücudunda nasıl topladığını görmek üniversitede bile binde bir ele geçirilecek bir şanstır çünkü. Kimler vardı o konuşmanızda ve ne ufuk açıcı olmuştu sizin konuşmanız özellikle de gençler üzerinde: Bir yanda Oğuz Aral, Çetin Altan, Aziz Nesin, Aslı Erdoğan, Dağlarca, Sevgi Soysal, Cengiz Aymatov ... gibi yazarlarla paylaşılan bir toplumsal network, diğer yanda kadın olarak sevilen , savaşlar, ayrılmalar, kırılmalar, güçlenmeler, yeniden başlamalar...

O gün öğrencilerimizi gerçekten mest ettiniz. Hatta sosyal bilimcilere güvensizlikle bakan fen bilimcileri de.

Biz sizden Denizli'de bulunduğunuz kısa ziyaretiniz sırasında çok şeyler öğrendik. Bu nedenle ne yapıp edip iyileşin ve Çanakkale'ye de gelin; çünkü siz bizim için vatansever, eylemci, bağımsız ve güvenilir bir aydının simgesi, yeni liberal aydınlarla ilgisi olmayan gerçek bir aydın tipisiniz.
Sevgi ve dostlukla,

Prof.Dr.Sevinç Özer


75 -

Ve BİB

1999'dan bu yana katılamadığı BİB Sempozyumu'nun '09'daki davetiyesini göndermeden önce Bratislava'dan telefon ettiler, bu kez katılmasını israrla rica ettiler. Davetiyeyi almasından sonra, süre kısaldıkça iki kez daha aradılar, üstelediler. Eski yıllardan çok az kişi kalmıştı BİB'de. Kimi kendini emekli etmiş, kimi dünyamızı terk etmişti. Oysa G.Ener o kuşağın dikkat çeken, sivri örneklerinden biriydi. Üstelik Jüri üyesi olarak şaşırtıcı performansıyla bir yüreklilik, dürüstlük simgesine dönüşmüştü. Hala konuşulan, anlatılan. Genç kuşaklara tanıtmak, örneklemek istiyorlardı. Önce "Neden olmasın?" iyimserliğindeki G.Ener zaman ilerledikçe iyimserliğini yitirdi. Uzun yolculuk ve yoğun aktivitenin yorgunluğunu kaldıramayacak, herkesi telaşlandıracaktı. Son kez olarak düşlediği katılımdan vazgeçip özür diledi. Güzel bir kitabın son sayfasıydı ulaştığı yer. Anılarda güzel kalmalıydı.

76 -

1999 Son BİB Katılımı

Güner Ener

 

 


BİB Başkanı Dr. Duşan Roll ve Jüri Başkanı Miroslav Cipar

Güner Ener

 

 

 

Dr. Roll'un yanında resmin sol başında genç hanım çevirmen, onun sağ yanında İngiliz jüri üyesi, boş sandalye Güner Ener'e ait - fotoğraf çektiği için - arkadan görünen ilk hanım : çevirmen, sağ alt köşedeki yine arkadan görünen Finlandiya'lı jüri üyesi.

Güner Ener

 

 

 

Solda İsviçre jüri üyesi, yanında çevirmeni, onun yanında İngiliz üye, erkek çevirmen ve yanında Rus jüri üyesi, sonuncu beyaz saçlı hanım Çekya'lı Sanat Tarihi Profesörü üye. Arkadan görünen soldaki kişi Finlandiya'lı üye , yine arkadan görünen sağdaki kişi ise - evlerden ırak -İtalyan üye.

Güner Ener

 

 

 

Çevirmen - Rus üye - Çek üye - ve Japon üye, yanında çevirmeni, onun yanında Zerrinkelk'in çevirmeni, profilden görünen Zerrinkelk'in kendi, arkadan görünen sağdaki kişi İtalyan üyenin çevirmeni

Güner Ener

 

 

Soldaki: İngiliz üye, ak saçlı olan kişi Nureddin Zerrinkelk - ki bir dahidir . -

Güner Ener

 

 

 

Jüri çalışmaları bittikten sonra Ayşen Erte ve Cemil Erte'yle Miroslav Cipar'ın ev - atölyesinin bahçesinde

Güner Ener

 

 

 

Aynı masada Ferit Avcı, Doktor Celnarova ve Vilma Cipar güzel bir sohbette.

Güner Ener

 

 

 


Ayşen Erte 1999 Bienali'ndeki kendi panosu önünde

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Güner Ener

Art&Decor Dergisi, Nisan 2000 sayısı
BİR BİENNALİN ARDINDAN VE ONUNCU KÖY
BİB'le ilgili bu yazıyı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'na denk getirmek üzere ertelemiştik. Sanıyorum ki geçen sayıdaki ya da Mayıs '99 sayısındaki yazıları okumayanlar için kısa bir açıklama gerekmekte.
1965'de kurulan BİB (Bratislava İllüstrasyon Biennali) 10 Eylül '99'da açılışını yaptığı 17. Biennali tüm dünyanın ilgisini ve beğenisini toplayarak Ekim ayı sonuna kadar sürdürdü. Eylül'de, görevli ve devlet konuğu olarak on gün süreyle Bratislava'daydım. Bu süre içinde izlediklerimi, yaşadıklarımı sizlere yansıtmayı görev saydığım için bir kez daha masa başındayım.
Asıl konuya girmeden önce, özellikle son zamanlarda kafama takılan bir şeye değinmeden edemiyeceğim: Biennal kavramı. Ki, yine son zamanlarda "Binyıl" sözcüğünün suyu çıkmışcasına dilimize dolanan " Milenyum" sözcüğü gibi, bir tür kavram kargaşası yaratmakta. Bir tv kanalında izlediğim, "Milenyum ne demektir?" sorusuna sokaktaki vatandaşların verdikleri karşılıklar pek hoştu. Hele bir tanesi "Aliminyum gibi birşey herhalde" dediğinde konu tavana vuruyordu. Biennal sözcüğünün durumu da pek parlak değil. Sokaktaki vatandaş bir yana, "Bratislava Biennali'nin bu yılki konusu yayınlarda yer alan şiddetti." diyerek başkasının yazısına başlık atan o kaleminden kan damlayan yazar kambur üstüne kambur bindiriyor, cehaleti ikiye katlıyor, üstelik okuduğunu bile anlamaktan aciz olduğunu kanıtlıyordu. Bir düşünün Andersen ya da Grimm masallarının, Vakvaka kardeşle Mişka serçenin, ya da Pofuduk tavşanın resimlenmesindeki şiddeti. Güleyim mi, ağlıyayım mı kestiremiyorum. Her şeyi bilen, öylesine bilen ki bir yazısında "nakkaş"ı, "ipek ipliğiyle nakış işleyen kişi" diye tanımlayan bu yazar sokaktaki vatandaşı son derece masum, pirüpak kılıyor.
Anlamını bilmediğimiz sözcükleri neden kullanmak zorundayız, bilmiyorum. Daha bir batılı, daha bir bilgiç görünmek için mi ? Oysa böyle bir niyet, bir zavallılığın kanıtlanmasına dönüşebiliyor. Dişlerimi limon yemiş gibi kamaştıran kavramlardan biri de "Global"; olmayana, olamıyacağa, olmaması gerekene ergi bir kavram. Taşıdığı sakıncaların, içerdiği tehlikelerin görülmemesi, ya da görmemezliğe gelinmesi bence acı bir durum. Neyse, konumuz biennal, biz yine ona dönelim.
Yaşımız ve başımız ukalalık etmeye uygun bir kıvama geldiğinden, bu konuda biraz bilgi verebiliriz sanıyorum. Biennal - kökeni Latince - "İki yıllık" anlamını taşır. Annual : tek yıllık, Perennial: çok yıllık. Bu sözcükler bitkiler için de kullanılır, dergiler, sergiler ve çeşitli etkinlikler için de. Konusu olmaz, türü olur. Örneğin biennal ya da perennial menekşe gibi, filanca derginin annuali ya da biennali yani bir yıllık ya da iki yıllık özel sayısı gibi, falanca görsel sanat dalının son iki yıl içinde üretilen işlerini sergileyen biennal gibi. Her yıl yinelenen "İstanbul Biennali" tamlaması biraz tuhaf ve çelişik değil mi? Önceleyin türü belirsiz, yani ne biennali olduğu, sonralayın "her yıl sergilenen iki yıllık işler" gibi garip bir durumda, yetmiyormuş gibi konusu da var. Yanlış katmerlenmiyor, üçleniyor böylece. Biennal sözcüğünü "geniş, büyük kapsamlı bir sergi", belki de "her çeşit zırvalığın sergilenebildiği bir koca alan" olarak algıladıkları besbelli.
Bütün bunları izleyen, gören , bilen tek kişi ben değilim elbette. Peki, öbür bilenler niye susmakta? Kafa kaşıyacak zamanları bile olmadığı ve böylesine ufak-tefek şeylerle uğraşamadıklarından mı, "bana ne, ne haliniz varsa görün" omuz silkmesinden mi, ukala niteliğini kazanma endişesinden mi, sürüden ayrılanı kurt kapar ya da "Esma"yı başına sıçratma!" yılgınlığından mı ? Sebep her ne ise, ama sonuca katkıları kesin: gülünç ya da tehlikeli bir yanlışın gittikçe müzminleşmesi ve yaygınlık kazanması.
Beni sorarsanız, ufak-tefek işlere zaman ayıranlara ufak şeylerin bazan çok büyük önemi olabileceğini farkettikleri için, boy hedefi olmayı göze alanlara birşeylerin değişebileceği umudunu taşıdıkları ve cesaretle ayağa dikilebildikleri için alkış tutarım. Siz ne yaparsınız?
Yine dönelim BİB'e.
Son yıllarda teknoloji çağının çocuklarının kitaba ilgisinin azaldığı yalın bir gerçek. En çok satan durumunda olanlar ise, pek de içaçıcı olmayan çizgi romanlar. Ülkemizdeki milyonlarca çocuğun çok azı kitap alıyor. Geri kalanlar ya tam kuraklığa teslim, ya da yetişkinler için üretilen TV-dizilerine , filmlere, video-kasetlere ve CD'lere mahkum. Ne yazıktır ki bu saydığım ürünlerin çoğunluğu kan-şiddet-nefret-acımasızlık ve çirkinlik içermekte. Ve bu ürünlerin çocuğun ruhsal yapısında oluşturacağı çarpıklık ve bozukluklar gerçek bir tehdit niteliğinde. Yalnız bizde değil, tüm dünyada aynı tehlike sözkonusu . Size uç bir örnek vereyim; '98 yılında Danimarka'da çocuklar arasında yapılan bir araştırmada , ürkütücü bilgisayar disketleri hakkında ortaya çıkan ve tüylerimi diken diken eden sonuçlardan biri : "O parçalanan bedenlere bayılıyoruz, hele ölülerin ağızlarından akan kan çok hoşumuza gidiyor." Nasıl buldunuz? Danimarka dünyanın en zengin, en rahat yaşanan, en uygar, en süt-liman ülkelerinden biri, belki de birincisi, uluslararası anketlere göre. Yukardaki sözler Danimarka'nın bile yarınının hatta bugününün tehdit altında olduğunu göstermiyor mu?
Peki , teknoloji çağının büyük çelişkisine, insanoğlunun mükemmele ulaşmasına araç olmak yerine, içindeki yırtıcı hayvanın açığa çıkmasına yardım eden bu dehşet ürünlerine karşı ne yapabiliriz? Uluslararası protestolar mı, boykotlar mı, dehşet ve şiddete karşı sansür mü, çocuk kitaplarının, filmlerinin vb. çekiciliğini artırıp onlar yoluyla yönlendirme yöntemi mi, bilmiyorum. Sizin aklınıza neler geliyor?
1997 yılı BİB Sempozyumu'nun - Biennalin değil elbette - teması "Aşırı teknolojinin sanatçılar ve çocuklar üstündeki etkisi"ydi. Benim bildirim ise yukarda sözünü ettiğim vahim durum üstüneydi. Konuşmamın sonunda salonu ölüm sessizliğine gömmeyi başardım ama önerdiğim ortak bir protesto hareketine başlatmayı başaramadım, bir ödül almış olsam bile.
1999 yılının teması "3 . Millenyumda çocuk kitaplarının durumu"ydu. '99 yılı benim BİB'deki yirminci yılımdı ve keyifle kutlama niyetindeydim. Bu kez "Şeamet Tellalı" gibi bir konuşma yapmak yerine, "yaraları nasıl sağaltabiliriz, gelin işe güzellik kavramından başlayalım" gibilerden bir bildiri sunarak keyfimi kaçıracak durumlardan uzak kalmaya kararlıydım.
Başlangıçta BİB benim için daha çok görsel bir şölendi. Dünyanın dört bucağından gelen üst düzeydeki sanatçıların hatta dahilerin yapıtlarının orijinallerini görmek, üstelik bu kişilerin birçoğuyla tanışmak çok güzeldi. Sempozyumda ise "Durun, söylenecek bir çift sözüm var" diyebildiğim için vardım. Ama dünyadaki durum sarpa sardıkça bu katılma olayı benim için bir tür göreve dönüştü. Böylece, 6 Eylül'de jürideki görevime başlamak üzere 5 Eylül'de bir kez daha Bratislava'ya gittim.
Jüri çeşitli ülkelerden seçilen 12 kişiden oluşuyordu. Jüri Başkanlığına oybirliğiyle büyük Slovak ressam - heykelci Miroslav Cipar seçildi. İlk dört gün jüri üyeleri için yoğun bir program uygulandı. Saat 8-12 ve 13-17 arası çalışma, saat 18'de bağımsız bir serginin açılışına katılma, saat 20'de sırayla Kültür Bakanı'nın , Vali'nin , Belediye Reisi'nin ve Jüri Başkanı'nın verdiği yemeğe yetişme gibi. Dördüncü gün jüri kararını açıkladıktan sonra, sayın ve sanatsever Cumhurbaşkanı Rudolf Schuster tarafından kabul ediliyorduk, şampanyalı bir resepsiyonla. Tanışma töreni sırasında ve daha sonra sayın Rudolf Schuster benimle ilgilendi, ertelenen Türkiye yolculuğundan söz etti, depremle ilgili üzüntülerini belirtti, ben de milletim adına teşekkürlerimizi ilettim. Bu olayı araya sıkıştırdıktan sonra saat 18'de yine bir açılış, 20'de de bir yemek. İtiraf etmeliyim ki bazı açılışlardan hatta bu son yemekten kırıp, otele gidip dinlendim. Çünkü jüri çalışmaları günde 8 saat süreyle ve çoğunlukla ayakta, binlerce resmin önünde dolaşarak yapılıyordu ve benim pilim bitmek üzereydi.
Biennal'e bu yıl 47 ülkeden 296 sanatçı 2259 yapıtla katılıyordu. Kültür Evi'nin ikinci ve üçüncü katları BİB Sergi'sine ayrılmıştı. Ayrıca İBBY'nin son "Noma Concours" ödüllerini kazanan sanatçıların yapıtlarının da birinci katta sergilenmesiyle bu sayı artıyordu. Böylece 2500 civarında illüstrasyonla karşıkarşıyaydık.
Beşinci gün tempo daha da hızlandı. Diğer etkinliklerde yeralanların ve yerli davetlilerin de katıldığı daha kalabalık, daha büyük boyutlu toplantılar, davetler gerçekleştirildi. 10 Eylül saat 10.da Uluslararası Basın Konferansı, saat 13.de Uluslararası Komite Toplantısı - ki bu toplantıda, hazır yetmişiki millet biraraya gelmişken, depremle ilgili bir teşekkür konuşması yaptım. Dinleyiciler duygulandı, üç Yunan üye sarılıp öptüler beni - ve saat 17.de tarihi Opera Binasında Biennalin görkemli açılışı ve ödül töreni, ardından bir bale gösterisi ve saat 20.de yemekli Büyük Resepsiyon. Nasıl tempo ama? Ve ben bu başdöndürücü tempoya karşın nasıl olup da hala ayakta kaldığıma şaşarak 11 Eylül günü Sempozyum'da bildirimi sundum. Farklı bir topluluğa deprem teşekkürümü de yineledim. 12 Eylül'de Ferit Avcı, dialarla zenginleştirdiği "Türkiye'de Çocuk Kitaplarının Resimlenmesi' başlıklı bildirisini sundu.
Buraya kadar verdiğim "tekmil haberi" BİB olayının Slovakya'da ne kadar önemsendiğini ve ciddiye alındığını bir kez daha vurgulamak içindi. Bu arada bizlerin de orada ne demeye bulunduğunu açıklamak içindi aynı zamanda. Ama öykünün devamı var elbette.
11 Eylül'den başlayarak artık geceleri eski dostlarla birarada olabiliyorduk. Ve 13 eylül'de BİB Genel Yönetmeni Dr. Duşan Roll ve Bibiana Müzesi Müdürü Peter Çaçko'nun düzenlediği , yalnızca dört konuğun çağrılı olduğu, 12 saat süren çok özel bir geziye katılıyordum. Kahvaltıdan başlayarak, Bratislava'ya 100-125 km. uzaklıktaki müzeye dönüştürülmüş şatoları geziyor ve ağırlanıyoruz. Bir masala benzeyen, termal bölgesi Pieştani'de son noktayı koyuyoruz. Pieştani'yi bir düş gibi hatırlayacağım hep. Ertesi sabah Türk ekibini yolcu edip, dostum Türkolog Dr.Xenia Celnorova'yla geçireceğim tek özgür günüme hazırlanıyorum. Sonra "Ver elini Viyana!"
Yine sergiye dönelim. Biennale katılan 296 ressamın 52 tanesi çok çok iyiydi, elimdeki listeye aldığım notlar böyle diyor. Bazıları olağanüstü güzel, adeta sersemletici etki yapıyorlardı. Ve her zamanki gibi , soluk kesen ustalar, dahiler vardı. Yine her zamanki gibi, bazı ülkeler neredeyse takım halinde ağırlıklarını koyuyorlardı: Polonya, Avusturya, Çekya, Slovakya, Rusya, Estonya ve Slovenya .
Eskiden ön plandakilerin arasında yeralan, yıldızlar üreten Doğu Almanya havlu atmış görünümünde, eriyip kaybolmuş. Klaus Ensikat'ı gözlerim arıyor. Onun etkisinde kalanlar ise başka ülkelerin standlarında filizlenmiş. Yine bir zamanlar nice ödüllü Japonya gerilemiş durumda; eski yıllarda üç Altın Elma kazanmış İran ise gitgide zavallılaşan bir görüntü vermekteydi. Bazı gelişmiş ülkelerin panoları kalabalık ve zayıftı. 18 kişilik Hollanda standında tek kişi bile yoktu dişe dokunan, 10 kişilik İtalyan takımında ise bir kişi ilginçti. 7 kişiyle katılan İsviçre'den bir kişi, 17 kişilik Danimarka ekibinden ise iki kişi "eh, fena değil" dedirtiyordu. Bu saydığım gelişmiş ülke işlerinin bir kısmı bilgisayar çalışmasıydı üstelik.
Peki, ödülleri kim mi aldı? Önemli mi bu sizce? Öyleyse jüri çalışmalarının üçüncü günü sabahı yaptığım firaklı konuşmama sıkıştırdığım bir anektodu anlatayım: Fi tarihinde, hatırladığıma göre Paris'te, "Şarlo'ya en benzeyen adam" yarışmasına Charlie Chaplin de katılır, ama takma bir adla. Yarışma sonunda onbeşinci mi yirminci mi ne olur. Bu anektodu dinlediğimde onbeş yaşımdaydım. O gün bu gündür yarışmalara pek saygım ve güvenim yoktur. Bir BİB'e güvenirdim, bu görevi de o yüzden kabul etmiştim. Sizlere dönüşümde yalnızca güzel şeyler getireceğime söz vermiştim, sözümü tutuyor ve öykünün son bölümünü anlatıyorum.
Jüri oniki kişiydi demiştim. Yedi tane de doktora yapmış çevirmenimiz vardı - hepsi üniversitede ders veriyorlardı ayrıca - . İlk gün, önce tek tek, sonra ondokuz kişilik bir grup halinde sergiyi yeniden yeniden dolaşıp elimizdeki sanatçı listelerine notlar alıp puanlar verdik, sekiz saat süreyle. Bir gün sonra otuz isimlik listeler çıkaracağız. Benim favorilerimin sayısı 52. Ertesi gün karambole gelmesin diye, gece otelde içim sızlayarak ve çok düşünerek bu sayıyı 35'e indirebildim. İkinci gün yine sabah-öğle arasında tek tek gezip otuzu bulmaya çabalıyoruz. Öğleden sonra ekip halinde dolaşmaya başladığımızda ağdalı bir Fransızca konuşan sevimsiz bir ses alıyor sazı eline. Ortalama üç saat sürekli konuşuyor, özellikle gelişmiş ülkelerin kalabalık ve zayıf panoları önünde. Çevirmenleri dinlemiyorum, çünkü bu kadını ciddiye almıyorum. Dolaşmamızın başında, İran'lı üye , uluslararası üne ve ödüllere sahip ressam Nureddin Zerrinkelk'in övgüyle işaret ettiği bir Yunanlı ressamın yapıtlarını "Çok yöresel ve geleneksel" diyerek eleştirdiği için benden kısa, sert bir karşılık almış olan İtalyan üye bu. Su toplayan ayaklarım nedeniyle pencere içlerine ilişip gurubu uzaktan izliyorum, benim listem hazır nasıl olsa. Arada bir "global kültür" ve "çağdaş boyutlar" ve de "yüksek teknoloji" gibi tamlamalar kulağıma çalınıyor ve dişlerimi kamaştırıyor. Saat 17.ye doğru kesinleşen otuzluk listeler bilgisayara veriliyor ve 121 ortak isimli bir listeye ulaşılıyor. Yani 175 ressam ikinci gün elenmiş durumda. Bu 121'lik gurubun içinde bizden Nazan Erkmen 2, Ayşen Erte 1 puanla yer alıyor. 121 kişiden 6 puanın altında kalanlar da bilgisayarda ayıklanıyor. Ve 19 kişilik bir liste ortaya çıkıyor. Elimde bakakaldığım bir liste. Benim listemden dört kişi var aralarında. Geri kalanlar tüm serginin sanki en kötülerini, en çirkinlerini saptamanın peşine düşmüşüz gibi. Üstelik dört tanesi İtalyan. Aman Tanrım! Donup kalıyorum. Saat 17 ve yarın devam edilecek. 8 Eylül günü, masa başı çalışmasıyla bu 19 kişinin 8 tanesi elenip 11 tanesine ödül verilecek, bir Büyük Ödül, beş Altın Elma, beş Plaket. Ve eminim, benim listemden bu ondokuz içine giren dört ressam elenecek. Herşey bir oldu-bitti havasında. Oysa sonuçlar 9 eylül saat 13.de açıklanacak. Kullanılması mümkün olan tam birbuçuk gün daha var, peki bu acele niye? Ve sonuçtan benim dışımda yalnızca dört üye hoşnut değil.
Beş dakikada bu İtalyan hanımın kimliğini öğrendim. Roma'da büyük bir sanat galerisinin sahibi ve Bologna Fuarı düzenleyicilerindendi. Yani pazarlamada ustaydı, işi buydu. Bol sigaralı, uykusuz bir gece boyunca "Sürü psikolojisi"ni enine boyuna bir kez daha düşündüm. Aynı silahı kullanmaya karar verdim. Baştan kestirememiştim işin böyle bir noktaya varabileceğini. Ne safdillik! Üstelik, ölülerini yıkıntılarla birlikte çöpe atan bir ülkeden geliyordum ve yaram tazeydi, acıyordu. Ahlaksızlığın hiç bir türüne katlanacak halim kalmamıştı. O evleri pazarlayanlar da böyle panayır çığırtkanı gibi konuşmuşlardı, eminim. Global Culture , Contemporary Dimensions'ın yerini "konfor, modern, super, şık" gibi sözcükler almıştı, etik aynıydı. Her iki pazarlamada da insan türü tehlikeye atılmış oluyordu, bunca tumturaklı sözcüğe karşın. Son yıllardaki çocuk cinayetleri geleceğin insanını bekleyen tehlikenen ilk sinyalleri değil miydi?
Ertesi sabah saat 8.de, masaya oturacaklarına salonun orasında burasında dikilip zafer sarhoşluğuyla şakıyan gurupları Jüri Başkanı aracılığıyla yerlerine çağırttım. Ayağa kalkıp kısa bir kimlik bildiriminden sonra sessizlik çökünce orada bulunma nedenimi açıkladım. Çocukları bekleyen tehlikeleri bir kez daha hatırlatarak. Sonra "güzellik" ve "ahlak" kavramlarını tanımladım, tane tane, sakin bir sesle konuşarak. Sıra "ahlaksızlık" kavramına gelince tempom hızlandı, öfkeye hızla tırmandı ve masaya vurulan bir yumrukla uç noktaya doğru yolaldı. Masadaki bardaklar şıngırdadı. Ve "Yaşamım boyunca taviz vermediğim prensiplerime, ahlak anlayışıma ve kişiliğime kesinlikle ters düşen bu listeyi reddediyorum, protesto ediyorum!" diyerek önümdeki listeyi yırtıp masanın ortasına fırlatmamla noktalandı. Salonda derin sessizlik. Konuşmamın başından beri sağ elini alnına dayayıp başını eğerek dinleyen Başkan Cipar'a seslendim: "Beyefendi, kral çıplak, evet çıplak. Şimdi gerekeni yapmalısınız!" Cipar elini yüzünden çekti: "Ener'e bütün yüreğimle katılıyorum." Ve Rus üye, İranlı üye Çek üye kısa birer konuşma yapıp beni desteklediklerini açıkladılar.
İtalyan üye ve takımı mevcut listenin kalmasında direndiler. Sonunda işin ortalaması bulundu: eski liste kalacak ama sergi sil-baştan yeniden dolaşılacak ve yeni isimler eklenecekti. Öyle de yapıldı. Ben oturup sigaramı tüttürdüm. Bu arada İtalyan'ın çetesi Japon üyeyi de aralarına alarak bol bol fısıldaştı. Japon üye 40.000 metrekare alanda kurulu büyük bir müze, galeri ve kafe kompleksinin sahibi. Uluslararası sergiler düzenliyor ve zengin bir kolleksiyonu var. 7 kişilik karşı takım artık oyununu açık oynuyordu, sürekli fısıldaşarak, birbirlerinin listelerini denetleyerek. Karşılıklı çıkarların oyunuydu bu. Üstelik bana yenik düşmeyi kendilerine yediremiyorlardı. İş bir de inada binmişti düpedüz. -işin bu yanı izleyen bazı kişiler tarafından daha sonra onaylandı, yani vehim değil.-
Saat 17'ye doğru yeni listede 11 kişi saptanmak üzere oylama yapıldı ve liste bilgisayara gitti. Sonuç hiç içaçıcı değil, ama tek İtalyan kalmamış. Yaşasın! Beklenmedik (!) bir şey : Japonlar öne geçmiş. Bir kez daha itiraz etmeye ne zaman var ne de benim halim.
Oturum bitince çevirmenlerimiz yanıma geldiler beni öperek kutladılar. Birinin gözlerinde yaşlar vardı. Olay, çevirmenler yoluyla ve fısıltı gazetesiyle çarçabuk heryere yayıldı gitti. Bizim Türk ekibi "Abla, sizi bir daha çağırmazlar, hır çıkardınız çünkü" diyerek vahvahlandı. Kim bilir, belki bir onuncu köy vardır şu koca dünyada.
Dördüncü 11 kişilik liste oylanarak ödül dağıtımı yapıldı. İlk 19'luk berbat listedekilerin birçoğu silinip gitmiş ve yerlerini yeni isimler almış olsa da, yedili çete büyük ödül dahil altı ödüle el koydular, vebali onların boynuna olsun. Maç böylece 6-5 bitmiş oldu. Asık suratımı gören Nureddin Zerrinkelk boynuma sarılmış "Bu beş kişi senin, bunu unutma, bardağın boş yarısı seni üzmesin" diyordu.
10 eylül günü Opera'daki görkemli açılış töreninde jüri üyeleri adları ve ülkeleri okunarak tek tek tanıtılırken İtalyan'ın yokluğunu farkettim. Sonuçlar açıklandıktan sonra Bratislava'yı terketmiş. Bense iyi alkış aldım , fuayede de bol bol elim ve yanaklarım öpüldü, kartvizitler ve armağanlar verildi. Bratislava'da daha sonraki günlerimde de bu durum sürdü gitti. Demek ki bir onuncu köy vardı.
Şimdi bir soru : Yalnızca dört kişi için düzenlenen ve konukların birinin UNESCO, birinin UNICEF temsilcisi, üçüncüsünün RENAULT - Kültür Bölümü'nün eski müdürü - yani büyük sermayenin temsilcisi - olduğu çok özel gezide ben neyin temsilcisiydim?
Benden bu kadar, gerisi sizlerin elinde. Evet, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun !
Güner Ener Not: Ağlayan çevirmen G.Ener'in yanına gelmiş ve öpmüştü, adı Maria Simonicova. O ara G.Ener Maria'nın elindeki gözlük kılıfını gördü "Ne güzel şey. Nerden aldınız? Tarif eder misiniz?" dedi. Maria "Tarif etmiyeyim, yarın burada buluşur beraber gidip alırız dedi." Oysa ertesi gün üniversitedeki işi nedeniyle gecikmişti ve G.Ener bir yere yetişmek zorunluluğundaydı, buluşamadılar. Aynı akşam açılış balosuna katılan bir tanıdığının eline vererek, Maria o gözlük kılıfını bir armağan olarak iletiyordu G.Ener'e, Yanında çok güzel bir mektupla.
Mektubun Çevirisi:
Dear Mrs. Güner
Övgü ve saygıyla
Phil. Dr. Maria Simonicova



Ps: Lütfen, savaşmaya devam edin!
Sizi kaçırdığım için üzgünüm. Sekreteryaya vardığımda çok gecikmiştim.
Armağan için teşekkür ederim. - Gerekli değildi, çünkü sizi ve ardına düşmemiz gereken değerler hakkındaki tutkulu sözlerinizi dinleyebilmek zaten asıl armağandı.
Bir kez daha- bu değerler için savaşabilen insanların hala varolduğunu öğrendiğim için mutluyum.
Herkes adına size teşekkür ediyorum.
En iyi dileklerle, Maria
10 Eylül 1999 - Bratislava